Bir 'Çocuklar Geri Döndü' daha
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
17 AĞUSTOS FİLMLERİ
72’sinde mumya gibi yürüyen bir Chuck Norris, yatağından kalkıp gelmiş gibi duran bir Arnold Schwarzenegger, Rus kötü adam rolünde bütün çekiciliğiyle bir Jean-Claude Van Damme ve 2010’da başlayan serinin kendi deyimleriyle ‘tam müzelik kahramanlar’ın varlığıyla devamı. “Cehennem Melekleri 2”, 80’lerin ‘el yordamı’yla akan ve militarist geleneğiyle bilinen aksiyon sinemasına nostaljik bakışı burada daha ‘nokta atışı’ taktiklerle süslüyor. B sınıf aksiyonun kapanış ve açılış sekansına sıkıştığı eserin, oyunculardan bildiklerimizi ortaya koyan ‘kült kitle hedefli’ diyaloglar, anlar ve söylemlerle parladığı kesin. Bu da ilkiyle aynı seviyede bir devam filmini daha bir ‘çöp eğlenceliği’ne kayan, bu noktada da ‘geri döneceğim’ laflarından ‘düelloda kim galip gelir?’ meraklarına kadar her şeyi planlayan bir tabana taşımış. Nihayetinde Jason Statham ve Jet Li gibi tabiri caizse ‘yeni yetme’lerin de katkısıyla yürüyen ‘retrospektif bir ekip aksiyon’u karşımızdaki.
Thin Lizzy’nin fazlasıyla imalı ve aydınlatıcı ‘The Boys are Back in Town’ (Çocuklar Geri Döndü) şarkısıyla kapatmıştık iki yıl önce “Cehennem Melekleri”ni (“The Expendables”, 2010). Burada o şarkı yok, hatta o şarkıya ihtiyaç da yok. Zira kendi deyişleriyle ‘tam müzelik kahramanlar’ artık döndüler ve vukuatlarına her jenerasyonu dahil ettikleri ekipleriyle devam ediyorlar. Etiketinin ‘harcanabilirler’ anlamıyla dikkat çeken bu ‘militarist tim’, büyük oranda Rusya’yı sinirlendirebilecek Soğuk Savaş anılarını yeniden hatırlatıyor.
Kahraman sayısı artıyor!
Ancak zaten 80’lerde ‘erkek filmi’nin maceradan aksiyona transfer olma döneminde de böylesi bir duruş vardı. Kahramanların ‘sığ’, ‘kaslı’, ‘eli ağır’ ve ‘döverek iş bitiren’ hali, bir anlamda ‘dövüş filmi’ kalıplarını aksiyonun içine sokup bir ‘kaygan geçiş’ sağlamıştı. Genelde ucuz efektler ve ana karakter bazlı yapılar buradan kült oyuncular çıkardı, bu isimleri bir bir yanıbaşımıza getirdi. Sylvester Stallone, Arnold Schwarzenegger, Chuck Norris, Jean-Claude Van Damme ve Dolph Lundgren, her zaman arkadaş muhabbetlerinde ‘hangisi daha güçlü?’ veya ‘hangisi döver?’ sorularıyla anılan oyunculara dönüştü. Rambo’lar, Conan’lar sahipsiz kalmadı.
‘Cehennem Melekleri’ markası da bir anlamda ‘B sınıf aksiyon’ düşüncesinin yanında böylesi kült karakterlerin ‘söz’lerine ve vukuatlarına yer ayırarak zenginleşen bir ‘seri üretim’ havasında. Filmin 2012 tarihli “Cehennem Melekleri 2” (“The Expendables 2”) adlı ikinci halkasında ek olarak Jean-Claude Van Damme’ın ve Chuck Norris’in ‘bilek gücü’yle yüzleşmemiz ise şaşırtıcı değil. Zira bu ikili bu ‘kaslı kahraman’ düşüncesini bir kenara bırakıp daha bir ‘çevik’likle harmanlayarak ‘dövüş tekniği’nde kendi dillerini yaratan isimler...
Çöp eğlenceli B sınıf aksiyonun önüne geçiyor
Buradaki ana çatı ya da koşulsuz hedef ise yine ‘düşman bölgeler’de bir kurtarma operasyonu ve ‘ultra kötü’leri alt etmek... Uçak sekansıyla başlayan film, uçakta noktalanırken “Con Air” (1997) ile zihnimize kazınan Simon West de yönetmenlik koltuğuna oturuyor. Aslında ilk filme göre aksiyon daha geri plana itilip ‘çöp eğlenceliği’ olarak adlandırılabilecek ‘one-liner’lar (tek sözlük replik), ‘göndermeler’ ve ‘kült sahneler’ öne çıkarılmış.
Film de büyük oranda Schwarzenegger’in ‘döneceğim’ lafına ‘döndüm işte!’ diye nokta koymasıyla başlayarak amacını belirliyor. Devamında Chuck Norris’in ‘bir türlü dönemedin’ lafıyla yüzleşen bu tiplemenin, ‘şimdi sıra Rambo’ya geldi’ eklemesiyle devam ediyor. Statham’in ‘klasik stili seviyorum’ güncellemesiyle bunun altını dolduruyor, efsanevi bir Van Damme-Stallone düellosuyla da finali buluyor. Yani dramatik çatı, geleneksel ‘çatışma’ların ötesinde bir ‘retro’ tabana kavuşuturuluyor.
Başta Schwarzenegger’in ‘kült’ duruşu olmak üzere bütün karakterlerin görevi belli
Büyük oranda ‘B sınıf’ olduğunu saklamadan bununla dalga geçen, kahramanlarının ‘bayat’ hallerini bilen bir eser var karşımızda. Norris’e, ‘sen yalnız kurt değil miydin?’ ithafında bulunulması veya ‘yataktan kalkıp gelmiş gibi duran’ Schwarzenegger’in ‘tam müzelik kahramanlar’ ‘tek sözlük laf’ıyla etkili olması da şaşırtmıyor. Elbette bunlardan yükselen alaycı duruş da, bütün klişeleriyle oluşan bir aksiyon mizanseni, bir aşk diyalogları silsilesi, kameraya karşı konuşan karakterler, garip karşı ırk temsilleri ve daha nicesiyle yüzleştiriliyor.
Sinemaskop oranında Stallone’yi gerçek kahraman, Schwarzenegger’i ‘tek söz mucidi’, Statham’ı günümüzün alaycı aksiyon kahramanı, Norris’i ise ‘80’lik dede’ izlenimiyle alevlendirmek bu ‘aksiyon-komedi’yi bir anlamda canlı kılıyor. Rusya’ya ya da Sovyetler Birliği’ne karşı alevlenen nakaratları ise anlamsız bir ‘ideoloji’nin geriye itilmesiyle ‘anılmaz’ hale getiriyor.
Hollywood’da artan B sınıf aksiyonların üzerine ‘hediye’ olarak gelmiş
“Cehennem Melekleri 2”, büyük oranda gerçekten çöp eğlencesi olduğunu bilmeden kendini ciddiye alan ve sayısı her geçen gün daha da artan eserlerden daha yukarıda olarak anılabilir. Zira aksiyonun 80’lerdeki ‘el yordamı’, 90’lardaki ‘hız’ odaklı yapıları bile unutulmaya yüz tutmuşken büyük oranda Harlin’in inadına “12 Tuzak” (“12 Rounds”, 2009) gibi bir B sınıf eğlenceliği çekmesinin daha ‘alaycı’ versiyonu karşımızdaki. Luc Besson’un Hollywood’a soktuğu bu minvalde ucuz ürünlerden ise daha saygıya değer...
Görüntü yönetmeninin değişmesi ise aksiyon sahnelerinde ‘şiddet’i ve ‘stil geleneği’ni, ‘koreografisiz’liği geri çekmezken belli ki kült sahneler ve repliklerin daha keskin olmasını sağlamış. Büyük oranda yakın plan manyağı yaparak acemiliğini, amatörlüğünü hissettiren ilk filmin görsel yapısını bir kenara itmiş. Zira karşımızda ne bir hikaye, ne gerçek bir araştırma mizanseni var. Bu da iyi-kötü ayrımındaki ‘alaycı boyutsuzluk’a yansıyor zaten. Van Damme’ın dövmesiyle Rus kötü olması da bu noktada daha takdire şayan bir ‘şov’a dönüşüyor.
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Cehennem Melekleri 2 (The Expendables 2)
Yönetmen: Simon West
Oyuncular: Sylvester Stallone, Jason Statham, Jean-Claude Van Damme, Dolph Lungdren, Arnold Schwarzenegger, Jet Li, Chuck Norris
Süre: 102 dk.
Yapım yılı: 2012
CUMHURİYETÇİ BAŞKAN, BİR ZAMANLAR ‘AVCI’YMIŞ
Son dönemde artan vampir filmlerinin bir yenisini daha belli oranda zevkle tüketiyoruz burada. “Vampir Avcısı: Abraham Lincoln”, alt türün yanına sayısız formül ve şablon eklemek isterken bunların hangisine gireceğine karar verememekten mustarip. Bu da ‘gerçek dışı’laştırılmayan evrenin, 19. yüzyıldaki gerçek olaylarla mücadelesinde ‘İç Savaş’ düşüncesi üzerinden ‘kıyım yapan ötekilere ölüm!’ emir kipiyle savaş yanlısı durmasını sağlamış. Bekmambetov ne “Gece Nöbeti”nin vampir fantezi-epiği oluşumuna, ne “Büyük Balık”ın kurmaca biyografi formülüne, ne “Bıçağın İki Yüzü”nün ayrıksı vampir avcısı düşüncesine, ne de “Karanlık Bastığında”nın vampir westerni malzemelerine tutunabilmiş. Aksine birkaç devasa fantastik tonlu aksiyon sekansıyla dikkat çeken, kendini de günümüzde zanneden ‘dağınık ve tarihi bir vampir filmi’nin sözünü verebiliyor.
2000’lerde ‘füzyon’ düşüncesi bir gelenekten ziyade bir zorunluluk haline geldi gibi. Bu durumun da ana sebebi aslında 90’lardan itibaren korkudaki düşüncenin bu yöne kaymasıydı. Vampir filmleri için ise “Bıçağın İki Yüzü”nün (“Blade”, 1998) etkisiyle bir ‘fantastik’ sosu aktif hale gelirken, aksiyon da bunun içine dahil olup ‘melez ırk’ tartışmasının devreye girmesiydi esas konu...
“Gece Nöbeti”nin yaratıcısından sıfır kilometre ‘Blade’ yaratma çabası
Timur Bekmambetov da ‘vampir fantezi-epiği’ adı altında anılabilecek “Gece Nöbeti” (“Nochnoy Dozor”, 2004) ile sinemaya giren bu konuda hassas bir isim. Burada ise “Vampir Avcısı: Abraham Lincoln” (“Abraham Lincoln: Vampire Hunter”, 2012) gibi bu geleneği doldurmaya çok açık bir işe el atıyor. Ancak kendisinin “Alacakaranlık” (“Twilight”, 2008) jenerasyonunda ‘Blade’ zamanındaki kadar duyarlı, dinamik ve uyumlu olduğunu söylemek zor. Zira buradaki roman bazlı metnin çok katmanlılığı belli ki büyük zarar vermiş sinema eseri temsiline.
Benjamin Walker’ın ‘Abraham Lincoln’ tiplemesi için ‘uyumlu’ ama ‘beceriksiz’ bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum da halihazırdaki aksiyonu birazcık zedeliyor işin doğrusu. Ancak o durum bir kenara Bekmambetov’un burada 19. yüzyıl Amerika’sından bir ‘Van Helsing’, ‘Blade’ ya da ‘Buffy’ çıkarmak için yola çıktığı çok açık. ‘Bu durum ne kadar tutuyor?’ diye soracak olursanız, aslında bu noktada sıkıntılar başlıyor diye cevap verebiliriz.
Lincoln’ün sevilen kimliği adeta savaş yanlısı bir ideolojiye çevrilmiş
Lincoln’un ‘cumhuriyetçi’ ideolojisiyle birlikte ‘kölelik’e karşı gelen, bizim Atatürk benzeri bir konumu var Amerikan siyasi tarihinde. Burada ise bu durum üzerine 19. yüzyılın başlarındaki olaydan itibaren gidiliyor. Amerikan İç Savaşı ile iç içe geçirilen hikaye yapısı da bir anlamda bu ‘siyahi çocuk-Lincoln’ dostluğu üzerinden başlıyor. Sürekli siyahları öldürmeye çalışan ‘vampir’lerle mücadeleye giren karakterimiz, gerçek anlamıyla bir ‘koruyucu’ haline geliyor.
Onların ‘gümüş’le öldürebileceğini öğrenmemiz ise bir ‘kurt adam’ motifi yüklüyor işin doğrusu buradaki ‘politik vampirler’e. Bir derece ‘altın avcılığı altı’ bir anlam yüklüyor. Aristokrasi zeminini Bigelow’un “Karanlık Bastığında”sındaki (“Near Dark”, 1987) ‘çetesel değişim’ misali sarıyor. Westernesk dokuyu birazcık diriltiyor ve ‘karşı ırk’ın adını koyuyor.
Kabul edelim ki, Lincoln’ün güneye karşı kuzeyi savunma sürecinde, başlangıçta ‘köleleri sömüren vampirleri’ kovalaması ana mesele. Fakat oradan odaklanılan nokta daha farklı cereyan ediyor. Bir anlamda kahramanımızın kendisine önderlik eden arkadaşının eşliğinde hiçbir sınır tanımadan vampirleri ya da ötekileri, ‘keskin balta’sıyla doğradığını görüyoruz. Böylece ırkçı ve militarist bir duruş beraberinde gelirken, vampirlik tanımı da ‘dini’ ve ‘sınıfsal’ yüklemenin ötesinde bir ‘ari öteki’ye dönüşüyor. Alternatif tarih okuması, ‘yer değiştirme’ ile gerçekleşiyor.
Bekmambetov, 19. yüzyıl mimarisini soluyamamış
Böylesi bir konum da aslında Lincoln’a karşı olan tavrı elinin tersiyle itmesini sağlıyor filmin. Onunla ve onun cumhuriyetçi kimliğiyle bir sorunu olan bir eserle karşılaşırken Redford’un ‘mahkeme filmi’ “Suikast”i (“Conspirator”, 2010) mumla arayıp Spielberg’ün “Lincoln”ünü (2012) beklemeye alıyoruz. Bunların üçünü inceleme ise kanımca ayrı bir keyif olacak.
Ancak buradaki esas sorunsal, politik görüşün açığa çıkıp ‘kıyım’ malzemesinin devreye girmesi... Bunun da sebebi büyük oranda ‘vampir fantezi-epik’inin tekrardan bir “300” (2006) havası soluyup ‘gerçek dışı’lığı serbest dolaşım haline getirmemesi. Zack Snyder’in varlığıyla aksiyonun ve yeşil ekran teknolojisinin ‘çizgi roman’la bütünlenmesi bunu sağlayabilirdi. Ancak Bekmambetov, kendini günümüzde sanıp sahneleri öyle çekerken birkaç devamlılık, ses uyumsuzluğu ve aksesuar hatasına ulaşmış. Vampirleri de zamanla ‘Afro-Amerikalılar’ın yerine koyup yönünü kaybetmiş ya da ‘çaktırmadan ırkçılık’ yapmış.
Üç devasa sekans sinemasal anlamda tatmin ediyor
Yönetmenin üç-dört devasa sekansı süper yavaş çekim ve hızlı kaydırmalarla “Wanted”vari (2008) bir evrene, stile ulaştırılması ise yetmemiş. Ormanlık bölge, saray ve tren üstü sekansların koreografisi müthiş bir göz zevkini beraberinde getiriyor. Hatta günümüzün bilgisayar aksiyonu adına üst düzey bir şeylerin sözünü de veriyor. Ayrı ayrı izlenince büyük keyifle tüketilen, ustaca kurgulanmış ‘kısım’lar armağan ediyor bizlere.
Ancak geriye bakınca vampir mitinin 19. yüzyıla taşınıp Sanayi Devrimi arifesine yerleştirilmesi, ‘vampir’ düşüncesi dahi günümüze taşınmışken, bir ‘demode unsur’ olarak duruyor işin doğrusu. Bram Stoker hikayesinden farklı bir mit yaratılması da bu konudaki ‘iddia’yı pek tutarlı ya da anlamlı kılamıyor. Bütün o ilk vampir avcısı Abraham Van Helsing’in ‘ismi’yle canlanan paralelliğe karşın...
Hangi yöne kayacağını bilememesi proje bazının yolda kalmasını sağlıyor
Zira “Romasanta” (2004) gibi kurt adam filmini saymazsak böylesi bir düşünce yapısı görmedik. Bu da büyük oranda tarihi sekansların, savaş sahnelerinin ve vampirli bölümlerin birbirinden ayrı bir dağınıklık sunar hale gelmesini sağlamış. Bekmambetov’un günümüzde geçen ‘füzyon yüklü aksiyon’ çeker düşüncesi, ‘uyumsuzluk’ niyetine ana omurgayı sarsıyor. Bu da büyük oranda ‘gecekondu’ misali bir görsel yapı izlememizi sağlıyor.
Her şeye rağmen “Vampir Avcısı: Abraham Lincoln”, dönem filmi, kurmaca biyografi, alternatif tarih çalışması, vampir filmi katmanları adına okunmaya açık. Ancak ne bir “Büyük Balık” (“Big Fish”, 2003) kıvamında kurmaca biyografi, ne “Gece Nöbeti” kıvamında bir vampir fantezi-epiği, ne “Bıçağın İki Yüzü”ne yaklaşan bir ‘vampir avcısı şöleni’, ne de “Karanlık Bastığında”nın kurallarına uyum sağlayan bir ‘vampir westerni’ olabiliyor. Bunlardan hangisine gireceğine karar veremeyince ‘Lincoln geçmişte vampir avcılığı da yapmıştı, günahı onda kalsın’ gibi gerçek dünyaya ait muhafazakar ve geleneksel bir söylem depolamakla kalıyor.
FİLMİN NOTU: 4.5
Künye:
Vampir Avcısı: Abraham Lincoln (Abraham Lincoln: Vampire Hunter)
Yönetmen: Timur Bekmambetov
Oyuncular: Benjamin Walker, Rufus Sewell, Dominic Cooper, Anthony Mackie, Mary Elizabeth Winstead
Süre: 105 dk.
Yapım Yılı: 2012
‘360’ DERECEDE KESİŞEN HAYATLAR
Slovakya, İngiltere ve Brezilya gibi ülkeler arasında dolaşıp her birinin toplumları için çok yukarıdan laflar etmeyi tercih eden, büyük oranda da ‘kesişen hayatlar’ı bu yöne sıkıştıran bir film. “360”, parıltılı oyuncu kadrosuna ve becerikli yönetmenine karşın bu formüle ele atarken ırklar ve ülkeler arası bir tarafsızlığa açılamıyor. Sadece parçalarla kısıtlı kalınca da Fernando Meirelles’in kariyerinin en zayıf halkasına dönüşüyor. Ancak her şeye rağmen ‘ilişkiler 360 derece dönüp aynı yerde noktalanır’ tümcesi adına ‘yalapşap bir inceleme’yi hak ediyor.
“Tanrıkent” (“Cidade de Deus”, 2002) ile sinemaya özgün bir ‘biçimci suç filmi’ formülü armağan eden Fernando Meirelles, ne yazık ki bir daha kendini toparlayamadı. Gerçek bir yönetmenlik becerisi ile her daim öne çıksa da “Arka Bahçe”nin (“The Constant Gardener”, 2006) el kamerası odaklı ‘yapısız’ ve ‘milliyetçi’ halinin devamında “Körlük”ün (“Blindness”, 2008) körleri sinemaya adapte edememe açmazına tanıklık ettik. Ancak özellikle bunların sonuncusunun ‘gözleri yakacak keskinlikte beyaz’ kullanımıyla dikkat çekici bir stil geliştirdiği kesindi.
360 derece dönüp aynı yerde noktalanan ilişkiler
Lafın özü Meirelles, ‘İngilizce’ projelerde metinsel sıkıntılar yaşasa da görsel anlamda yeteneğini her daim ortaya koymaktan çekinmeyen bir ‘zanaatkar’. Elbette bu konuda en büyük faktör de kendisinin beraber çalıştığı ‘teknik ekip’ üyelerini korumakta özen göstermesi. Suç filmi, politik-dram ve salgın filminden sonra burada oltasını ‘kesişen hayatlar filmi’ne atan yönetmenin ekip değiştirmesi ise hiç iyi olmamış.
Zira amacını Alejandro González Iñárritu, Federico Fellini, Robert Altman, Rodrigo Garcia gibi isimlerde gördüğümüz bir formülü ele almak üzerine konumlandırıp, ‘ilişkiler farklı hallere sahip olsa da sonunda 360 derece dönüp aynı yerde noktalanır’ın yorumunu yapmaya çalışmış. 2.35:1 oranında da kendi görsel numaralarını dingine indirgediği, bu sebeple de oyunculuklarla ve olay örgüleriyle ilerleyen bir ‘yapısal bütün’ servis etmeye soyunmuş.
İçi dolmayan keskin cümleler oyuncuları da yanında götürmüş
Bunların ‘Slovakya’da kadınlar fahişedir. Bu meslekten geçim elde ederler’, ‘İngiliz ailelerde bireyler her daim aldatılır’, ‘Brezilya’da da çok eşililik vardır’ gibi keskin ve altı dolmayan ‘bayat cümleler’le servis edilmeleri de bir bakıma filmin ‘karton’luğunu ispatlıyor. Meirelles görsel anlamda uğraşıp bunun karşılığını verdiği ‘sinema eserleri’yle hafif ‘memnun’ etse burada bunu da yapamamış işin kötüsü.
Zira kendisini birkaç zeki ekran bölmesi numarası ve donuk kare hareketinin yanında geri çekip ‘beyaz doku’yu sanki “Körlük”te sabitlenmiş gibicesine devreye sokmuş. Bu durum yapay ve amaçsız bir mistik atmosfer servis ederken Weisz, Law, Hopkins gibi oyuncular da gerçek anlamda bu çarka katılıp çiğ bir uçurumdan aşağı yuvarlanmışlar.
İzle ve unut demiş atalarımız
Meirelles’in seks sahnesi, gözetleme sahnesi gibi sahneleri yani ilişki gerçeklerini çekme beceriksizliğinin yanında bireylerin yaklaşım boyutunu da aralayamaması “360”ın adeta 120. derecede tıkanmasına yol açmış. Aldatmalar, sadakat sorunu, evlilik, yasak ilişki, hayat kadınlığı ve daha nicesi de yeni milenyum portresi yerine pazar sabah kuşağında izlenecek ‘izle ve unut örneği’ sunar hale gelmiş.
Üstüne üstlük yönetmenin dikkatli olmamasıyla birlikte bir ikinci muhafazakar vakayla daha yüzleşmişiz. “360”ın da esas sorunu Meirelles’in tek karakter gözlü işlerden bir anda böylesi fazla karaktere zıplayıp ‘ilişki parçaları ya da dünya parçaları’ gibi çok altı açık ve doldurulamamış bir çerçeveye uzanmasında patlak vermiş.
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
360
Yönetmen: Fernando Meirelles
Oyuncular: Rachel Weisz, Jude Law, Anthony Hopkins, Ben Foster, Moritz Bleibtreu, Jamel Debbouze,
Süre: 110 Dk.
Yapım Yılı: 2011
KÜÇÜK EKRANA UYGUN BİR ANİMASYON
Spielberg’in Peter Pan uyarlaması “Kanca”da Julia Roberts’ın seslendirdiği sempatik peri karakteri Tinker Bell’i hatırlayanınız vardır. Disney’in ‘video’ ve ‘TV’ piyasası için üretim yapan kolu ‘Disney Toon’ stüdyoları da 2008 yılında onu merkeze yerleştiren bir ‘spin-off’ yarattı. “Tinker Bell: Gizemli Kanatlar” ise o serinin dördüncü ayağında ‘çocuk animasyonu’ şablonu adına düz mesajlar, şirin yan karakterler ve o yaşa uygun esprilerle örülü bir küçük ekran eserinin sözünü veriyor.
J.M. Barrie’nin ‘Peter Pan’ hikayesinin sevirlirliğine oynayıp oradaki ‘peri’yi ana merkeze yerleştiren bir seri... 2008’de başlayan ve o zamandan bu yana kimi video, kimi sinema piyasası için üretilen dördüncü filmini veren bir projeden bahsediyoruz. Aslında günümüzün meşhur ‘spin-off’ yani ana hikayenin içinden bambaşka bir karakterin yaptıklarına odaklanan alanın son ürünü bu...
Büyülü dünyasıyla çocukları yakalayacak bir küçük ekran seyirliği
‘Oyuncak Hikayesi’ (Toy Story) ve ‘Arabalar’ (Cars) markalarıyla Pixar’ın yükselişinden sorumlu John Lasseter’in imzası, ‘uygulayıcı yapımcı’ olsa da hissediliyor burada. Zira bilgisayar animasyonu dokunuşuyla yaratılan ‘büyülü’ dünya biraz ‘kardeş sevgisi’, biraz ‘küresel ısınma’yla sarılıyor, çocuklara şen şakrak bir 75 dakikanın sözünü veriyor. Walt Disney’in Disney Toon stüdyolarının ‘TV-video’ piyasasına uygun işleri de bir ‘boyut’ kazanıyor.
Ancak büyük ölçekli olgun animasyonlarından biri değil “Tinker Bell: Gizemli Kanatlar” (“Secret of the Wings”, 2012) onu belirtelim. Bu da halihazırdaki ürünü ‘detay’larına takılmadan izlemenizi, dümdüz mesajıyla idrak etmenizi sağlıyor. Uçan kanatlar yoluyla karşımıza çıkan fantastik dünyanın albenisi ve yan karakterlerin boyutluluğuyla da ‘kitap kurdu’ndan başlayan seyir yerine getiriliyor.
Gizemli kanatları çırpan çocuklara ise büyük oranda bir serüven armağan ediliyor burada. Ancak ev videosuna ve küçük ekrana uygun bu seyirliğin ‘dramatik boyut’u çok açık. Adeta üç boyut teknolojisi olmasa perde görmeyecekmiş hissiyatıyla izlenen ‘öylesine bir film’ karşımızdaki...
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Tinker Bell: Gizemli Kanatlar (Tinker Bell: Secret of the Wings)
Yönetmen: Peggy Holmes
Süre: 75 Dk.
Yapım Yılı: 2012
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
205: Korku Odası (205 - Zimmer der Angst): 3
Aramızda Bebek Var (Un Heureux Evénement): 5.5
Aşk Perisi (La Fée / The Fairy): 7
Aşk Sanatı (L’Art d’Aimer): 3.7
Barbara: 7
Baskın (Serbian Maut / The Raid): 4
Bir Mafya Hikayesi (Les Lyonnais): 4.5
Bu Dans Senin (Take This Waltz): 5.8
Bu Gece Benimsin (You Instead): 5.5
Buz Devri: Kıtalar Ayrılıyor (Ice Age: Continental Drift): 3.5
Can Yoldaşım (Darling Companion): 1.8
Cinnet Gecesi (The Incident): 2.4
Cosmopolis: 7
Çernobil’in Sırları (Chernobyl Diaries): 5.5
D@bbe: Bir Cin Vakası: 3.5
Daha İyi Bir Hayat (Une Vie Meilleure / A Better Life): 3.8
Dedektif Dee: Gizemli Alev: 6.1
Esaret (À Moi Seule / Coming Home): 5.3
Eva: 4
Gökyüzünde Bir Ayna (Katmandú, Un Espejo En El Cielo / Kathmandu Lullaby): 3.5
Hayatının Seçimi (The Ledge): 3.5
Hizmetkar Albert Nobbs (Albert Nobbs): 3.5
İnanılmaz Örümcek Adam (The Amazing Spider-Man): 4.5
İsyan (Lockout): 3.5
Kara Şövalye Yükseliyor (The Dark Knight Rises): 6.2
Karanlık Gölgeler (Dark Shadows): 5.8
Kayıp (Gone): 2.5
Kıyamet Kitabı (Doomsday Book): 5.3
Lanetli Ruh (Emergo): 5.5
Miss Bala: 6.8
Ne Adam Ama (What a Man): 5
Olmak İstediğim Yer (This Must be The Place): 6.5
Ölüm Uykusu (Mientras Duermes / Sleep Tight): 4.2
Özgür Adamlar (Les Hommes Libres / Free Men): 4
Peki Şimdi Nereye?: 5
Pirana 3DD (Piranha 3DD): 5
Polis (Polisse): 7.5
Ruh Eşim (Café de Flore): 6.5
Ruhlar Oteli (The Innkeepers): 5.3
Sahte Gelin (The Decoy Bride): 2.2
Sert Rüzgarlar (Des Vents Contraires): 6
Skor Sıfır (The Inbetweeners Movie): 5.4
Tepedeki Ev (Kokuriko-zaka Kara / From Up on Poppy Hill): 5
Tımarhane (Graystone Park): 2.5
Uyarısız Şiddet: ATM (ATM): 4
Vahşiler (Savages): 5.5
Yasak Aşk (En Kongelig Affære): 3.5
Yaşam Savaşı (La Guerre est Déclarée): 6.3
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com