Türk usulü 'Narnia Günlükleri'
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
1 MART FİLMLERİ
Ucuz efektlerle sarıldığına veya sömürüldüğüne şahit olduğumuz popüler sinemamızın fantastik kanadı, 2012’deki “SüperTürk”ün ardından bu sene de “Hititya: Madalyonun Sırrı” ile A sınıf atılım peşine düştüğünü kanıtlıyor. Cengiz Deveci-Ulaş Cihan Şimşek imzalı eser, Hollywood estetiğini köküne kadar taşırken, kurgu, görsel efekt ve sinematografi çalışmasının özeniyle parlıyor. Senaryo ve oyunculuklar konusunda belirgin sıkıntılar çekmesi ve masal karakterlerini biraz özensiz çizmesiyle eleştirilebilir. Ancak nihayetinde fantastik sinemamızın ileriye adım atması için bunun gibi profesyonel ambalajlı peri masalı filmlerine ihtiyaç var. “Hititya: Madalyonun Sırrı” da bu konuda kilit bir rol üstlenebilir.
Eğer bir sinema filmini analiz ediyorsak, onun ülkesinin içindeki yerini de masaya yatırmak gerek. O zaman daha sağlıklı yollardan geçip değerlendirmeyi bir çatıya oturtmamız mümkün olabilir. Bana kalırsa Hollywood’un belli dönemlerinde de böylesi motivasyonlarla analiz yapmak yerindedir. “Hititya: Madalyonun Sırrı” (2013) da yerli sinemada gelişen tür bilincini bambaşka boyuta taşıyacak filmlerden biri.
Hollywood usulü peri masalı filmi
“SüperTürk” (2012) ile fantastikte Digiflame’in katkısıyla gerçek anlamda profesyonel efektler kullanıldığını görmemiz, “Prensesin Uykusu” (2010), “Çocuk” (2008) gibi B sınıf örnekleri bir tık yukarı taşımaya yaradı. Böylelikle aslında Cengiz Deveci-Ulaş Cihan Şimşek ikilisinin imzasını taşıyan film, üçlemeye de dönüşme düşüncesiyle bir iddia ortaya koyuyor. 2.35:1 formatında Sony Cinealta F56 kamerayla çekilmesi bir tarafa aslında ‘peri masalı filmi’ alt türü adına da işlevsel bir örnekle yüzleşiyoruz.
Bunun bir kültürel oluşuma odaklanıp, ‘masal’ kısımlarını ‘çöl serapları’ kıvamında ele alması, Hititya efsaneleri adına bir gerçeklik ortaya koyuyor. Böylece yapmacık Batı kültürü etkisi, ‘kopyala-yapıştır’ izlenimi bırakmıyor. Aksine görüntü yönetimi ve kurgu adına son derece inandırıcı duruyor. Böylece bu diyarlarda çok görmediğimiz Hollywood usulü bir peri masalı filmini deneyimleme şansına kavuşuyoruz.
Senaristin ve baba karakterinin Alman olması şaşırtıcı ve zedeleyici
Thomas Brückner’in, Alman bir senaristin imzasını taşıyan senaryo ve başroldeki baba karakterinin Alman bir oyuncu tarafından canlandırılması ise ‘ne alaka?’ izlenimi bırakıyor. Böylece aslında karşımıza dizi ve TV filmlerinde çalışan yaratıcısının katkısıyla Medusa göndermeli olsa da fazla entelektüel bilinç taşımayan bir kötü adam ve onun dünyasındaki yan tiplemeler çıkıyor. Senaryonun bir süre sonra hikayesiz kalıp ‘rastgele’ sahnelerle ilerlemesi ise ‘süreyi doldurma’ hissiyatını yer yer karşımıza çıkarıyor.
Ancak Mirsad Heroviç’in sinematografi ve Ulaş Cihan Şimşek’in süpervizörlüğünü yaptığı kurgu, iki dünya arasındaki geçiş de başta olmak üzere doğru adımlar atıyor. Paralel kurgu, devamlılık kurgusu ve yavaş çekim tekniği ana malzemelere dönüşürken akıcı bir süreçle çocukların gözünden sempatik bir evreni hatmediyoruz. Böylece karşımıza aslında Amerikan dolgulu bir eser çıkıyor.
Masal dünyası ‘Narnia Günlükleri’, gerçek hayat ‘Harry Potter’ izlenimi bırakıyor
Girizgahtaki ev sekansının kargası ve eve giren Zabab ile ‘Harry Potter’ filmlerini akla getirmesi bir tarafa, öte dünyaya geçişin ‘Narnia Günlükleri’ndeki (‘The Chronicles of Narnia’) dolaba benzer bir bölme ile gerçekleşmesi, “Son Hava Bükücü”nün (“The Last Airbender”, 2010) elementlerinden bir paralel evren oluşturulması, oradaki dağın ise “Oz Büyücüsü”nün (“The Wizard of Oz”, 1939) karargahını akla getirmesi şaşırtıcı değil. Bu noktada üç ana çocuk oyuncunun samimiyeti filme çok şey katıyor.
Ancak oyuncu yönetimi konusunda fazla emek harcamayan Deveci-Şimşek ikilisi, o meseleyi ucuza getirince özellikle büyük oyuncular sırıtıyor. Gürkan Uygun’un kötü adam tiplemesinin abartılı göz makyajı belki de bu konuda en dikkat çekici detay. Buna paralel olarak da ister istemez efektler, tempo ve çocuk kahramanlar devreye girmediğinde her şeyin yapıştırıldığı izlenimi hakim hale geliyor. Buna karşın “Hititya: Madalyonun Sırrı”, yerli işi ‘Narnia Günlükleri’ olma yolunda aslında bize uygun bir ‘dar alana kıstırılmış evren’ sunmayı beceriyor. Belki de genel planlara açılınca dahi orta ölçekli objektifleri devreye sokarak sürekli alanını daraltmayı hedefliyor. “Ladyhawke”a (1985) kadar uzanan göndermeleriyle de doğru yolun yolcusu gibi gözüküyor.
Bu alandaki filmlerin yaratıcılarına güven aşılayacaktır
Kılıç, büyü, telekinetik güçler ve atlarla ilgilenip sopalı düello sekansları ve çöle karşı at sürme sekanslarının keyfiyle seyircisini tatmin ediyor. Sempatik çocuklar nazarında zaman zaman heyecanı devreye sokarken, ebeveynlerin görevi olan özlü mesajları da didaktik diyaloglarla veriyor. Böylece saygı duyacağımız bir peri masalı filmi, ‘Narnia Günlükleri’ kadar ‘destansı’ya kaymayıp daha ziyade 80’lerin fantastik bilincini taşıyan bir içerikle yol alıyor.
İster istemez de Türk sinemasının çıtasını yükseltebilecek bu esere saygı duymaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Deveci-Şimşek ikilisi Hollywood estetiği konusunda hakim bir iş çıkarırken, sadece açılış ve kapanış sekansına denk gelen ‘gerçek dünya’ tasviri konusunda biraz fazla ‘dizi’ seviyesinde kalmış. Böylece “Sıfır Dediğimde”de (2007) ruhsal evren-gerçek dünya arasındaki geçişte ikincisinin müsamereden öte olmadığı, aksesuarlarının bile işlenmediği parapsikolojik korku filmi atmosferi burada peri masalı filmine transfer oluyor.
Buna karşın bu türe mensup eserlerin yaratıcılarını cesaretlendirme adına gerekli olmasının ötesinde anlamlı da bir eser karşımızdaki. Fantastikte Terry Gilliam, Tim Burton gibi isimlerin işleri kadar entelektüel ve olgun filmler için ise daha zamanımız var. Şimdilik çocuk macerasının peşine takılma 10 sene sonra öylesi bir yaklaşımla kültürel bir fantastik sinema başyapıtı getirebilir.
FİLMİN NOTU: 4.6
Künye:
Hititya: Madalyonun Sırrı
Yönetmen: Cengiz Deveci, Ulaş Cihan Şimşek
Oyuncular: Egemen Zincidi, Emir Berke Zincidi, Mustafa Büyükçolak, Gürkan Uygun, Serra Yılmaz, Ebru Cündübeyoğlu
Süre: 104 dk.
Yapım yılı: 2013
CADILI FANTASTİK AŞK FİLMİ
‘Son Durak’ ile ‘X-Men’in özelliklerini kullanıp “Hayalet Süvari” ve “The Covenant” arasından bir yol belirlerken, ‘Alacakaranlık’ın belli motiflerini bu bütünün üzerine serpiştiren, cadılı, büyülü, aşklı bir fantezinin tanımı denebilir. “Muhteşem Yaratıklar”, Jeremy Irons, Emmy Rossum ve Emma Thompson’ın varlığından güç alıp ötekilerin dünyasına bakış atarken bir Tim Burton katmanlılığı taşıyamıyor. Ancak her şeye rağmen kendi evrenini günümüz seyircisine kabul ettirip aristokrasinin geldiği noktaya dikkat çekmeyi beceriyor. Sektörde yükselmesini beklediğim Emmy Rossum’un da ‘vamp kadın’ rolündeki becerikli ve kalıcı performansıyla Helena Bonham Carter’ı aratmaması ise gözlerden kaçmıyor.
Günümüzde Hollywood’un yöneliminin fazlasıyla ‘fantastik edebiyat ürünleri’, ‘mitolojik hikayeler’, ‘çizgi roman uyarlamaları’ ve ‘efsaneler’ olduğu kesin. Ancak bunun da ayakları üzerinde duran bir bütün içinde değerlendirilip servis edilmesi şart. “Muhteşem Yaratıklar” (“Beautiful Creatures”, 2013), aslında kendi içinde özgünlükleri, ışıltısı olan bir fantastik sinema ya da yeni nesil fantezisi örneği. Bu açıdan da bir albeni taşıyor ve her daim içine girip merakla perde coşkusuna odaklanmanızı sağlıyor.
‘Alacakaranlık’ serisine öykünme amacı çok açık
‘Güzel yaratıklar’ın (‘beatiful creatures’) nasıl varlıklar olduklarını, nerede saklandıklarını ve tabiri caizse kimleri elden geçirdiklerini incelemek keyif veriyor. Peki ya filmin ana karakterini ‘Otomatik Portakal’ (‘A Clockwork Orange’) ve ‘5 No’lu Mezbaha’ (‘Slaughterhouse-Five’) gibi bilimkurgu klasiklerine önayaklık etmiş romanların hayranı olarak sunmasına kim karşı çıkabilir? Kami Garcia-Margaret Stohl ikilisinin romanının bu konudaki en büyük avantajı, işi yüzyıllar öncesine götürüp ‘kılıç-büyü filmi’ne kayma veya ‘peri masalı filmi’ alanında bir açılım sunma tercihini yapmamak. Aksine fantastiğin içine cadılığı ve süper kahramanlığı yerleştirerek kendi omurgasını ‘melezlik esasları’na göre belirleyen bir ürün var karşımızda.
Aslında bu beklentiyi yükselten hareketin bir ‘gençlerin aşkı’ mizansenine kavuşarak ve işi Amerikan İç Savaşı’na bağlayarak ‘Alacakaranlık’ (‘Twilight’) efsanesine de öykünme derdi çok açık gözüküyor. Romanı bilemeyiz ama filmin o katmanları doldurma ve pazarlama adına amaçları olduğu söylenebilir. Richard LaGravenese ise büyük oranda metni-kaynağı ciddiye alarak özde yatan ötekiler hikayesinin Amerikan toplumunun damarlarında yaşattığı depreme odaklanmayı seçmiş.
‘Son Durak’ ile ‘X-Men’i birleştiriyor
Edebiyat eserinin çok derinlikli olmaması sinema ürününe zarar verirken, Alice Englert’in umut aşılamasına Alden Ehrenreicght’ın katkı yapamaması ise büyük oranda bu duruma tesir ediyor. Bu bağlamda her şeye rağmen “Hayalet Süvari” (“Sleepy Hollow”, 1999) ile “The Covenant” (2006) arasında yürüyen bir fantastik evreni deneyimliyoruz. Yönetmenin “Living Out Loud” (1998), “Özgürlük Yazarları” (“Freedom Writers”, 2007), “Not: Seni Seviyorum” (“P.S.: I Love You”, 2007) gibi ‘reel dünyalar’a alışık olması, bir anlamda filmin süresinin uzunluğuna yansıyor gibi.
Sözünü ettiğimiz eserlerde de ‘tonlamayı tutturamayan’ sanatçının burada da aynı zaafla karşımıza dikildiği görülebiliyor. Böylece sinemaskop formatında sinemanın ‘cadı avcılığı’ adlı en eski konseptini günümüzde canlandıran, işi de temeline bağlayan süreç parapsikolojik ve telekinetik güçlerle bir yön belirliyor. Bu konuda “Push” (2009) kadar katmanları sınırlı bir işle yüzleşmezken, bir anlamda ‘Son Durak’ (‘Final Destination’) serisi ‘X-Men’ ile bir araya gelmiş izlenimi yaratıyor. Özellikle Jeremy Irons, Emmy Rossum ve Emma Thompson’ın başarılı performansları da filme destek veriyor. Böylece ‘Alacakaranlık’ın özündeki ‘Blade’-‘X-Men’ karışımı düşünce yapısı değişkenlik gösteriyor. Okul süreci de bir kenara itiliyor.
Cadılı fantastik aşk filmi şablonunu sevenler çıkabilir
“Muhteşem Yaratıklar”, cadılı fantastik aşk filmi bütününü “A Matter of Life and Death” (1946) ile “Cadılar”ı (“The Witches”, 1990) birleştirmiş gibi duran bir ‘özgünlük’le değerlendiremiyor. Ama günümüze uygun melez bir dünyayla ilerleyip onun içinde virajlarını tavizsiz almayı tercih ediyor. Böylece karşımıza 1960’ların hakim ‘cadı avı’ meselesini 2000’lerin tür mantığıyla harmanlayıp ötekileri ana karakter yaparken günümüze uygun efektleri de taşıyarak dikiliyor.
Bu noktada aristokrasiyi ‘Alacakaranlık’ kadar güncelleştiremeyip ‘Dracula’ seviyesinde bırakması eleştiri kaynaklarından birine dönüşebilecekken, LaGravenese’nin ürününün seri haline gelme şansı da sanki Burton gibi bu konuya daha hakim bir yönetmenin olmamasıyla soru işaretlerine yol açıyor. Onun yakaladığı ‘ressam ruhlu ironik duygu’ burada ‘her şeyi ciddiye alan fantastik algısı’ ile yer değiştiriyor. Filmin düşük tempoya kendini bırakması da gençlik dinamizminin zarar görmesine yol açıyor.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Muhteşem Yaratıklar (Beautiful Creatures)
Yönetmen: Richard LaGravenese
Oyuncular: Alden Ehrenreicht, Alice Englert, Jeremy Irons, Emmy Rossum, Jeremy Irons, Emma Thompson, Pruitt Taylor Vince
Süre: 124 dk.
Yapım yılı: 2013
‘LOS ANGELES SIRLARI’ NOSTALJİSİ
“Suç Çetesi”, 50’lerde geçen bir gangster hikayesini polisiye örgüsüyle yorumlamaya soyunuyor. “Los Angeles Sırları”nı akla getiren duruşuyla da birazcık yan kollara sapma sevdalısı gibi gözüküyor. “Zombieland”deki biçimci ve ironik duruşuyla tanınan Ruben Fleischer, bu ciddi havaya karikatürize karakterler ve hafif çizgi romansı estetik katmaya çalışınca belirgin bir tonlama sorunu perdeyi hakimiyeti altına alıyor. Böylece plastik makyajlı oyuncular, filmden bağımsız süper yavaş çekim sekanslar ve eski dokuya uymayan renk skalası, fantastik eğilimli dünyayı yarı yolda bırakmakla kalıyor.
Amerikan sinemasının tarihine göz attığımızda, ‘suç’ kavramının kendisine fazlaca alan bulup geniş çerçevelere yayıldığına tanıklık edebiliriz. Ruben Fleischer da Paul Lieberman’ın romanından uyarladığı “Suç Çetesi”nde (“Gangster Squad”, 2013) bu bildik katmanlar arasından bir yol bulmaya çabalıyor. “Los Angeles Sırları”nın (“L.A. Confidential”, 1997) biyografik suç filmi/polisiye algısının bir benzerini ya da “Dokunulmazlar”ın (“The Untouchables”, 1987) biraz eskimiş Al Capone’lu 30’lar canlandırmasını sunan eser, sinemaskopta star oyuncularıyla ‘50’ler ruhu’na nefes aldırmaya çalışıyor.
Yönetmenin Guy Ritchie soyundan olması hiç iyi olmamış
Ancak bunu alışılageldik şekilde dönemin estetiğiyle vurgulamayı asla seçmiyor. Aksine Mickey Cohen’in peşine takılan ‘polisler’in hikayesi daha stilize sahnelerle canlanıyor. Fleischer, “Zombieland”de (2009) gösterdiği biçimci damarını burada biraz Guy Ritchie’nin ‘Sherlock Holmes’ serisinde yaptığı gibi ‘saklı hamleler’le hissettiriyor.
Süper yavaş çekimlerle sarılı çatışma sahnelerinin filme çizgi romansı bir hava kazandırdığı kesin. Ancak bu durum çok da ‘doğru’ durmuyor. Zira postmodern çizgiler sonucuna bağlanmaktan ziyade halihazırdaki eserin orta yerinde bir oraya bir buraya sallanıp adeta yönünü bulamıyor. Bu durum da karikatürize, çizgi romandan kopma abartılı karakterleri canlandırmaya yarıyor aslında.
Çizgi romansı karakterleri ancak “Günah Şehri”nin yapısı kurtarabilirmiş
Böylece Sean Penn, Josh Brolin ve Ryan Gosling’in plastik makyaj efektleriyle sunulan karakterler, ister istemez sonları belli olmayan biyografik zaman diliminin içine sıkıştırılıyor. Film de posmodernizmin ‘kopyala-yapıştır’ düşüncesini akla getirirken, yönünü bulamayan malzemelerle yüzleşmemizi sağlıyor. Bu abartının teatral olup olmadığını sorgulamadan çizgi romansı üsluba yoruyoruz. Bir şeyden eminiz, o da Fleischer’ın ilerleyen dönemde ‘fantastik’ ağırlığı yüksek eserlerde veya içine ‘komedi’ karıştırılmış tür kırmalarında görev alması gerektiği...
Zira “Zombilerin Şafağı” (“Shaun of the Dead”, 2004) etkili “Zombieland”den sonraki soygun komedisi “Çaylak Soyguncular”ın (“30 Minutes or Less”, 2011) tonlama ve oyuncu kullanma sorununu burada da hissebiliyoruz. Filmi çizgi roman uyarlaması gibi çekmeye, renk paletini ve aksesuarları o kalıplarla ayarlamaya çalışan yönetmenin, ‘arada kalmış’ izlenimi bıraktığı söylenebilir. Bu da gangster filmlerinin ciddi yapısına girmemizi engellerken, alaycılığı öne çıkaran bir garip çizgi romansı suç filmine açılmamızı sağlıyor. Bu noktada önümüze çıkan “Günah Şehri” (“Sin City”, 2005) kapısı ise açılmadan kapanıyor.
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Suç Çetesi (Gangster Squad)
Yönetmen: Ruben Fleischer
Oyuncular: Josh Brolin, Sean Penn, Ryan Gosling, Emma Stone, Nick Nolte, Anthony Mackie
Süre: 113 dk.
Yapım yılı: 2013
NE EKERSEN ONU BİÇERSİN
Ne fantastik ne de estetik rötuşu olan, iki-üç yaprak boyamasıyla her şeyi hallederken eski usul natüralist Hollywood aile filmlerini akla getiren bir eser... Bundan önceki iki bağımsız ruhlu ve düşünsel katmanları güçlü yapıtında kalemiyle dikkat çeken Peter Hedges, bu sefer çocuğu olmayan bir ailenin evlerine gelen ‘mucizevi Timothy’ ile yaşadıklarını ele alıyor. Ancak bunu akıcı, günümüze uygun ve izlenebilir bir filmin malzemesi yapamıyor. “Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı”, sadece üvey çocuklar ve çocuksuz ebeveynler için üretilmiş muhafazakar bir ‘ne ekersen onu biçersin’ düşü kıvamında.
“Annemler Yemeğe Geliyor” (“Pieces of April”, 2003) ve “Şamar Oğlanı” (“Dan in Real Life”, 2007) ile hem saygıdeğer senarist kimliğini hem yalın anlatıya açık yönetmenlik geleneğini gösteren Peter Hedges, bu kez bir ‘aile/çocuk filmi’ ile dikiliyor karşımıza. Bu eserlerde fazlasıyla ‘anti-kahraman’ görünümlü tiplemeleri, toplumsal ötekileri ya da hayatın düşüş dönemlerini ele alırken ‘mutluluk/umut’ aşılamayı ihmal etmemesi de şaşırtmamıştı. Böylece felsefi bir damarı yarı hüzünlü yarı eğlenceli bir tonlamayla sunmuştu.
Hedges’ın sevdiği sosyolojik damar, ancak eski model bir aile filmine açılabiliyor
“Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı” (“The Odd Life of Timothy Green”, 2012), Jack ve Fasulye Ağacı ile Peter Pan’in bileşimi olarak görülebilerek Timothy karakteri yoluyla aslında ‘fantastik ton’u orta sınıf Amerikan ailesine sokuyor. Hedges da çok sevdiği bu sosyolojik damarı hemen yoğurup sevecenleştirme şansına kavuşuyor. CJ Adams, bir anlamda April ve Dan karakterlerine, Kate Holmes ve Steve Carrell’ın yaptığının ‘çocuk şubesi’ne dönüşüyor. Ancak tek fark bundan önceki tiplemelerin ‘yetişkinlere uygun’ bir düşünsel yapıyla sarılmasında kopuyor.
Bu sebeple de Hedges’ın burada ‘fantastik çocuk hikayesi’ anlatırken günümüze uygun bir süreç izlememesi, ne ‘Harry Potter’ ne de ‘Saftirik Greg’ın yaptıklarını tercih etmemesi gelenekselliğin zirve yapmasını sağlıyor. Bu durum Garner-Edgertone ikilisinin yapaylığına yansıyınca ve efektler üç-dört yapraktan ibaret olunca sanki kendimizi 50’li yılların Hollywood’undan düşük bütçeli bir çocuk filmi izlerken buluyoruz.
Muhteşem çocuk yapma, düş ise muhafazakar duruyor
Hedges’ın bu konuya adapte olmadan hikaye omurgasını oldu bittiye getirmesi ya da fazla ciddiye alması ise aslında buradaki ‘yapma muhteşem çocuk’ duruşunu taçlandıramıyor. Aksine onun altını doldurmaktan ziyade fazlasıyla boş bir ‘muhafazakar düş’ olarak çerçeveliyor. Çevreci mesajlar aşılayıp yol almak isterken sinemasal sorunlarla yüzleşiyor.
Böylece karşımıza “Timothy’nin Sıradışı Yaşamı” adlı sadece çocuk sahibi olamayan ebeveynlere hayal yaşatmayı hedefleyen bir eser çıkıyor. Üvey evlatlar da bu konuda bir ‘özdeşleşme’ yaşayabilecekken, ‘esas çocuk olsun veya olmasın aile sevgisi fedakarlıkla bambaşkadır. Dinle birlikte yükselirsen hayatta her türlü tutunursun’ mesajı devreye giriyor. Öğretme kaygısı yüksek filmin 90 dakikanın üzerine çıkması ise şaşırtıcı.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı (The Odd Life of Timothy Green)
Yönetmen: Peter Hedges
Oyuncular: Jennifer Garner, Joel Edgertone, CJ Adams, Rosemarie DeWitt, Shohreh Aghdashloo, Dianne Wiest
Süre: 105 dk.
Yapım yılı: 2012
‘KIRMIZI DEĞİRMEN’ DÖNEMİNDE ‘OLIVER!’ TADI
Fransız Devrimi’nin devamında otoritenin, esaretin ve adalet sisteminin yarattığı bunalımı omuzlarında hisseden köylü Jean Valjean’ın melodramatik hikayesi, Victor Hugo’nun ‘Sefiller’ romanında temsil bulmuştur. Eserin 1980’de seyirciyle buluşan ünlü sahne müzikalini baz alan yeni beyaz perde uyarlaması ise Oscarlı yönetmen Tom Hooper’ın Valjean-Javert ikilisinin hüzünlü çekişmesini kendine has üslubuyla yoğurmasıyla canlanıyor. “Zoraki Kral”da çarpık açı, balık gözü objektif ve mercek oyunlu kadrajlarla kurduğu görsel yapıyı, burada klasik müzikalin furyaya dönüştüğü dönemde hakimiyet kuran ‘folk müzikali’ alt türüne taşıyan yönetmenin, canlı performansları da yakın plan ve az sallanan el/omuz kamerası gerçekçiliğiyle tespit edip pastel renklerin üzerine gittiği görülebiliyor. Bu da kaotik ve destansı bir 19. yüzyıl Fransa’sı portresini açığa çıkarırken, 2.5 saati aşan süreyi kalkındıracak bir ‘yakın plandan performans sahneleri’ sinemasallığı sunamamasıyla filmi bölüm bölüm ‘teatrallik’ açmazına ve ‘şarkı söyleyen kafalar’ düşüncesine sürüklüyor. Türünde 2000’lerde çığır açan eserlerin seviyesinde olmasa da, klasik müzikal omurgasına vizyon dolu ve modern yaklaşımıyla ilgiye değer, heyecan verici ve görkemli bir işçilik karşımızdaki.
Haftanın en iyi filmi “Sefiller”in (“Les Misérables”) dün yazdığım eleştirisine şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.haberturk.com/yazarlar/kerem-akca/823876-kirmizi-degirmen-doneminde-oliver-tadi
FİLMİN NOTU: 6
Künye:
Sefiller (Les Misérables)
Yönetmen: Tom Hooper
Oyuncular: Hugh Jackman, Anne Hathaway, Russell Crowe, Amanda Seyfried, Samantha Barks, Helena Bonham Carter, Eddie Redmayne, Sacha Baron Cohen
Süre: 158 Dk.
Yapım Yılı: 2012
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Acı (Pieta): 3.1
Anna Karenina: 9.9
Aşk (Amour): 5.5
Aşk Seansları (The Sessions): 6.5
Bitik Şehir (Broken City): 3.9
Celal ile Ceren: 4.1
CM101MMXI Fundamentals: 2
Çatlak Film (Movie 43): 5.7
Düşler Diyarı (Beasts of the Southern Wild): 7.8
Efsane Beşli (Rise of the Guardians): 5.5
Elveda Katya: 3
Entrika (Arbitrage): 3.5
G.D.O. Karakedi: 3
Görünmeyenler: 3.5
Hansel ve Gretel: Cadı Avcıları (Hansel & Gretel: Witch Hunters): 6.5
Hobbit: Beklenmedik Yolculuk (The Hobbit: An Unexpected Journey): 6.5
Htr2b: Dönüşüm: 3.5
Hükümet Kadın: 1.4
Kanunsuzlar (Lawless): 5.5
Karaoğlan: 1.2
Kelebeğin Rüyası: 5.5
Lincoln: 4.1
Kıyamet Günü (The Impossible): 6.5
Mama: 6.1
Mutlu Aile Defteri: 6.2
Mutluluk Asla Yalnız Gelmez (Un Bonheur N’Arrive Jamais Seul): 4
No: 3
Oyunbozan Ralph (Wreck-It Ralph): 8.6
Parker: 3
Pi’nin Yaşamı (Life of Pi): 4.5
Romantik Komedi 2: Bekarlığa Veda: 3.5
Taş Mektep: 2.1
Tepelerin Ardında (Dupa Dealuri / Beyond the Hills): 6.8
Umut Işığım (Silver Linings Playbook): 6.5
Yakın Tehdit (Trespass): 4.1
Zero Dark Thirty: 5.5
Zincirsiz (Django Unchained): 5.5
Zor Ölüm: Ölmek için Güzel Bir Gün (A Good Day to Die Hard): 3.7
Zürafa (Zarafa): 3.5
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.