Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Dış politika konularının iç politikada kullanılması her yerde rastlanılacak türden bir davranıştır. Sınırını bilmek ve doğru çizmek kaydıyla. Hükümet krizi iç politikada kazanç kaynağı olarak gördüğünden söyleminde ipin ucunu kaçırdı. Kendi ideolojik kampındaki rekabet nedeniyle olayların kontrolünü tam anlamıyla elinde tutamadı.

        Bunun sonucu olarak, öncelikle muhalefetin cevabı verilmeyen sorular üzerinden kendisini hırpalamasının önünü açtı. Gerçekten de sonuçta dokuz Türk vatandaşının ölümüne yol açan bir saldırının önlenmesi için ne tedbirler alındığı İsrail ile ne türden bir iletişim gerçekleştiği henüz bilinmiyor. Bu bilgiyi hükümet kamuoyu ile paylaşmak zorundadır. Böylesi bir bilgi paylaşımı, ortaya hataları çıkarsa bile, İsrail’i aklamaz. Ancak facianın önlenebilecek olup olmadığını kamuoyunun anlamasını sağlar.

        Aslı Aydıntaşbaş’ın Milliyet’te olayların arka planıyla ilgili yazısında şu veri de bulunuyor: “İsrail baskını konusunda kaygılar artmaya başlayınca bu kez MİT de devreye girerek gemi ile irtibata geçti. Gemiyle temas içinde olan MİT, oradaki gelişmeleri öğrenerek hükümete bildirdi, ancak İHH’yı rotasını değiştirmeye ikna edemedi.”

        Bu durumda İHH yöneticilerinin ideolojik yönelimi nedeniyle gemideki herkesin canının tehlikeye atıldığı sonucu çıkıyor. Bunun da arka planının açıklanması gerekir.

        İsrail saldırısının hukuka ve ablukanın hakkaniyete aykırılığı, İsrail komandolarının ateş açması, bunun sonucundaki ölümler Türkiye’nin elindeki en önemli kozdu. Perşembe gecesi Hızbullah bayraklarıyla kaplı Taksim gösterisine kadar, hatta o da dahil olmak üzere, Türkiye doğru yerdeydi. Tepkisini sert ve kararlı şekilde gösteriyor ancak olayın insani boyutu ön planda kalıyordu. Başbakan Erdoğan’ın Konya konuşmasıyla birlikte Türkiye’nin söylemi dini/ideolojik alana girdi. Tüm Türkiye’ye ait olması gereken bir acı, İslamcı hareketin tekeline alındı ve iş çığırından çıktı.

        Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Mavi Marmara saldırısını ve katliamını Türkiye’nin 11 Eylül’ü diye tanımlaması kanımca bir hata oldu. Doğrudur saldırı bir dönüm noktasıydı. Ancak yapılışı, aktörleri, amaçları itibarıyla 11 Eylül’e benzetilecek nitelikler taşımıyordu. Gerçi teşpihte hata olmaz ama burada yapılan benzetme hem olaylar arasındaki ilişki açısından zorlamaydı, hem de 11 Eylül’e maruz kalmış ABD’nin sonradan izlediği politikalardaki izansızlık nedeniyle Türkiye’nin ölçüsüz tepki verebileceği imasını içeriyordu.

        O zaman da Türkiye’nin üzerinde durduğu sağlam, metin ve haklı konum zayıflıyordu.

        İsrail saldırısının Türkiye’ye bir haddini bildirme, İran ve İsrail’in nükleer silahları konularındaki siyasetine tepki gösterme teşebbüsü olduğunu sanıyorum. Bir bakıma ABD’ye Türkiye ile İsrail arasındaki rekabette tarafını belirlemesi gerektiği uyarısını da içeriyordu. ABD bunun yapma niyetinde değil. Türkiye de böyle bir tercihi zorladığı takdirde sonuç alamayacaktır. Dolayısıyla net tavırdan vazgeçmeden söylemin şiddetini düşürmek gerekir.

        Bu noktadan sonra Türkiye açısından başarının ölçüsü Gazze ablukasının kalkmasını sağlamaktır. Eğer bu arada Hamas Türkiye’ye olan okkalı borcunun bir kısmını ödemeye karar verir ve Başbakan Erdoğan’ın talebine uyarak rehin asker Gilad Şalit’i serbest bırakırsa o zaman Türkiye sağlam bir konumda olacaktır.

        Son bir not ABD ile ilgili. Türkiye bölgesinin önemli bir ülkesidir. ABD yönetimi çıkar ortaklığı üzerinden Obama Başkan olduğundan beri de Türkiye’ye hayli yatırım yapmış, Türk diplomasisini desteklemiştir. Bu ilişki bugün İsrail ile yaşanan kriz ve İran nükleer programı oylaması nedeniyle bir eşiğe gelmiştir. Bu iki vakadan birincisi tek başına ABD ile ilişkileri bozmaz. Ancak buna İran yaptırımları oylamasında verilecek bir ‘hayır’ oyu eklenirse o zaman ABD ile krizlerin anası da herhalde başlayacaktır.

        sozel@htgazete.com.tr

        Diğer Yazılar