Diyarbakır'ı yıkmak gerek!
KÜLTÜREL özellikleriyle Anadolu’yu (elbette Türkiye’yi) en iyi temsil eden şehirleri sıralayın deseniz, İstanbul’un arkasına Diyarbakır’ı yerleştiririm. Hititler, Asurlular, Medler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Osmanlıların ve farklı medeniyetlerin, Diyarbakır Havzası ve Dicle Vadisi’ne kültürlerini kazımış olmaları değil tek nedenim. Tarihi eserlerin, yapıların bu güne erişmiş olmaları bile tek başına paha biçilmez bir hazine...
Çin Seddi’nin ardından dünyanın en uzun surlarına (5.5 kilometre sanırım) sahip Diyarbakır’da sokaklarda dolaştım, mahalle içlerine daldım.
1937 yılında, ziyareti sırasında sahiplerinden satın alınarak Atatürk’e hediye edilen Gazi Köşkü’nde, salına salına akan Dicle Nehri’ni seyrettim.
3’üncü yüzyıldan kalma Süryani kilisesi Meryem Ana’yı ziyaret ettim. Hazreti Süleyman Camii’nde “Diyarbakır halkını İslam ile şereflendirmek üzere” gelen ve burada şehit olan 27 sahabenin (Hz. Peygamber’i bizzat gören Müslümanlar) yattığı kutsal mekânda, kalabalığın mırıldandığı dualara kulak kabarttım.
Şehrin 1930’larda gâvur mahallesi olarak adlandırılan bir dönem Ermenilerin, Süryanilerin, Keldanilerin, Türklerin, Boşnakların, Kürtlerin birlikte yaşadıkları ve şimdilerde Kürtlerin hâkim olduğu Hançepek’i gezdim. Restorasyon aşamasındaki küçücük Arap Camii’nde soluklandım.
5 yıl öncesine kadar askeri yerleşim olan ve cezaevini de barındıran İçkale’de Kara Papaz Kilisesi’nin yüzyıllar öncesindeki halini hayal ettim. Memleket nasıl kurtulur muhabbetlerinin vazgeçilmez mekânı tarihi Hasan Paşa Hanı’nda tavla oynadım.
Bir günlük Diyarbakır ziyaretimde bu kez insanların değil, şehrin sesi beni etkiledi. Ya da onu dinlemek işime geldi. Duyduğum ses, “Benim üzerimde tepişmeyin, beni boğmayın, beni ezmeyin. Hepinize yetecek kadar zenginim” diye bağırıyordu. Bu sesi anlamak için Kürtçe veya Türkçe veya Arapça bilmenize de gerek yok.
Bu ses, “Beni duyuyorsanız, sokaklarınıza yansıyan fakirliği ortadan kaldırabilirsiniz” diyordu.
Madrid’e yolu düşenler bilir. 2 saat uzaklıkta özerk bir bölgede yer alan Toledo şehri vardır. Tur programlarına mutlaka burası eklenir. Her yıl milyonlarca insana şehrin tarihi satılır. Önemi anlatılır. İnsanlık tarihinin, kültürünün bu şehirde bıraktığı izlerin oluşturduğu o olağanüstü mozaik, görenleri şaşkına çevirir. Tarih boyunca Müslüman ve Hıristiyan Arapların, Romalıların, Fransızların elinde kalan şehir, aynı zamanda camileri, sinagogları ve kiliseleriyle kutsal mekânlar cennetidir.
İspanya’nın ulusal anıt ilan ederek korumaya aldığı Toledo ile sıradan bir il muamelesi çekilen, göçlerle yaşam enerjisini kaybeden, isyan ateşini körükleyen, tarihini fakirlikle kapatan Diyarbakır’ı karşılaştırdım.
Bölge halkı fakir bırakılmış. Ezilmiş. Sömürülmüş!
Hepsi palavra...
Bu halk, hiçbirimizin olmadığı kadar zengin. Tarihe saygı duymadıkları için, kültürel mirasın onları zenginleştireceğini anlamadıkları için fakirler. Tarihe sahip çıkacak, onu tüm insanlığa armağan edecek nitelikte ortak akıl üretemedikleri için sıkıntıdalar. Kendi kimliklerine yönelik kültürel haklar, siyasi talepler için gösterdikleri enerjinin anlaşılır bir yanı elbette var. Cumhuriyet’le hesaplaşabilirler de üstelik... Ancak buna şöyle başlayabilirler: Buldozerleri alıp, Cumhuriyet döneminde yapılmış sur içindeki tüm binaları ve evleri yıksınlar. Gün yüzüne çıkardıkları, boğulmaktan kurtardıkları tarihi mekânlar onlara kaos değil, zenginlik getirecek.
Ancak güvenlik sorunlarına yol açan politikalarıyla Türkiye’nin korkulu bir şehri olmaya devam ederlerse, kaderlerini çizen acıdan kurtulamayacaklar.