Sevdikleri mezarsız kadınlar ülkesi
BABASININ notlarına göre 1958 yılının Şubat ayında, Suriye'nin Qamişlo kentinde dünyaya geldi... Babası cezaevindeyken doğdu Cihan... O yüzden isim babalığını ünlü Kürt yazar Cegerxwin ile arkadaşları yaptı. Mardin'in Omeryan Aşireti'ndendi ailesi. Dersim isyanına katılmış, burada büyük kayıplar verince Suriye'ye geçmek zorunda kalmıştı.
Gerisini Cihan Sincar'dan dinleyelim...
"Pasaportlarımız olmadığı için Irak'tan Suriye'ye kaçak geçmek zorundaydık. Kesinlikle yakalanmamamız gerekiyordu. Annem o zaman 24-25 yaşlarındaydı. Yanımızda bize refakat etmesi için bir de kadın vermişlerdi. Hiç unutmuyorum, üzerimde kırmızı bir elbise vardı. Habire yürüyorduk. Yaklaşık bir kilometre yürüdükten sonra yorulmaya başladım. Ne kadar çabalarsam çabalayayım sürekli geride kalıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Hayatımın en büyük acılarından birini işte o an yaşadım. Annem askerlere yakalanmamak için beni orada bırakmaya kalkıştı. Yanımızdaki kadın engel olmuştu, hiç unutmuyorum. Bu yüzden annemi hayatım boyunca hiç affetmedim."
Cihan Sincar, milletvekili eşi Mehmet Sincar'ı Batman'da bir faili meçhule kurban verdikten sonra onun bayrağını devralan bir isim. 1993 yılında DEP Ankara Çankaya İlçe Örgütü'nde yöneticilik yaptı. HADEP'in kurucuları arasında. 1999 yılında HADEP'ten Kızıltepe Belediye Başkanı oldu. 2004 yılında tekrar seçildi. Bugün hâlâ, BDP'de Parti Meclisi Üyesi olarak aktif siyaset yapıyor.
Cihan Sincar ile Mardin ziyaretlerimden birinde tanışacaktım... Tanışacaktım diyorum, çünkü görüşme olmadı bir türlü... Kan davası güden iki aileyi barıştırmasını izlemeye gitmiştim Mardin'e... Ama en çok da onca hikâyesini dinlediğim Cihan Sincar'la sohbet etmeyi istiyordum. İşte o gün geldi 12 yaşındaki Uğur'un ölüm haberi... Babasıyla birlikte vurulmuştu hatırlarsanız, "dur" ihtarına uymadığı gerekçesiyle... Ayaklarında terlikleriyle... Bir gece yarısı... Daha çok istedim Sincar'a ulaşmayı ama kar yolumuzu tıkadı. Değil köylere ulaşmak, Mardin'in içinde bile kıpırdayamıyorduk.
*
Kılıçdaroğlu'nun Adana mitinginden dönerken İstanbul'a, uçakta, tekrar hayatıyla karşılaştım Sincar'ın... "Ölü mü Denir Şimdi Onlara?" isimli bir kitapta. Hazırlayan Saadet
Yıldız...
Kocaları öldürülen kadınların hikâyelerini kaleme almış. Kendi anlatımlarından... Her hikâye film olur kanımca... Sincar'ın sadece annesiyle olan anısını okurken aklıma geldi, "Uğur ve babası hakkında acaba o ne hissetmiştir?" diye...
Oğluyla can veren bir baba ve kendini geciktirdiği için kızını dağlarda bırakmayı göze alan bir anne... İnsanoğlu, ne acayip değil mi?
Eski İnsan Hakları Genel Başkanı Av. Reyhan Yalçındağ, kitabın girişine yazmış: "90'lı yıllarda İHD'ye başvuran binlerce kadının maruz kaldığı hak ihlallerinin öykülerini alırken şunu fark ettim. Gözaltında kaybedilenlerin, işkence sonucu öldürülenlerin, 'faili gizlenen cinayetlere' kurban gidenlerin eşleri, bu kayıpları yaşadıklarında ya anne adayıydı ya da anneydi. Köylerinin yakılmasının ardından zorunlu göçe maruz bırakılmış, dilini bilmedikleri 'Batı Yakası'ndaki bir varoşta yaşam mücadelesi verirken çifte zulüm yaşamışlardı. Bazıları gözaltında, bazıları bir ev baskınında eşlerinin, çocuklarının, kayınpederlerinin göz önünde tecavüze uğramış, çocukları için bir şekilde hayata tutunmak zorunda kalmışlardı."
Yalçındağ'a bir ek de ben yapmak istiyorum. Kitaptaki anlatımların yarısını okudum. Kadınların büyük çoğunluğu çok genç yaşta evlendirilmiş ve bir bölümü de kocala -rından şiddet görmüş. Buna rağmen kocaları için, "Keşke yaşasaydı da dövseydi!" cümlesini kullanabilecek kadar acılılar.
Neden mi? Cümlenin devamını getirelim o zaman... Keşke yaşasaydı da çocuklarının başında olsaydı... Yalçındağ "Sevdikleri mezarsız kadınlar ülkesi" diyor... İçim ürperdi okurken cümleyi... Hani "Analar ağlamasın!" muhabbetini seviyor ya siyasetçiler... Hepsi boş... Öyle bir vebali var ki bu "devlet"in analar üzerinde, birkaç nesil geçse bile temizlenecek gibi görünmüyor. (Devam edeceğim...)