İçimiz yanıyorsa…
“Kayıp çocuklar” ölü bulundu!
Anneler, babalar, çocuklar, çocuksuzlar; üç küçük çocuğu vahşice katleden bir “komşu” karşısında irkildik.
Sokaklar, meydanlar, okul yolları, çevre, bildik ve bilmedik kimi sima gözümüzde “tehlike” renklerine büründü.
Eminim; o ailelerin derin acısı çok ailede yankılandı.
Ama o çocuklar ve o aileler için yanarak; ama kendi çocukları için de endişe dolarak.
***
Çocukların ancak ölüsünü bulduk.
Bağrımızda üç ölü çocuk, elimizde bir katil zanlısı.
Çocukların cesetlerini ve zanlıyı bulmayı “polis başarısı”na borçluyuz.
“Cumhurbaşkanı’nın özel talimatı, Başbakan’ın yakın ilgisi”ne de borçlu olduğumuz söyleniyor.
Binlerce kayıp çocuk ve insandan, binlerce akıbeti meçhul, cesedi belirsizden üç çocuk!
Özel polis ekibinin başındaki Taştekin, belki tevazu ile, “Burada 8 kişilik bir ekip olabilir ama bu iş için çalışan polis sayısı 800’ün üzerindedir” diyor:
“Belki 700’ü Kayseri’ye hiç gelmedi. Buradan ham veriyi gönderiyorum, günlerce, haftalarca o veri işlenip bana geri geliyor.”
***
Hangi aile çocuklarının cesedinin bulunmasıyla teselli edilebilir!
Tek tesellileri belki “tecelli” olacak:
Katilin de, eğer zanlının suçu kesinleşirse tabii, bulunması ve adaletin, ağır ceza olarak tecellisi.
***
Fakat bir de şu var:
Bu topraklar “kayıp çocuk… kayıp büyük… kayıp ceset… cesetsiz ve duasız ölü” kaynıyor.
Çocuklar, ağabeyler, ablalar, babalar, kardeşler. Bir yerlere gömüldüler çoktan. Ama orası mezar değil!
Binlerce aile bazen günlerce, bazen yıllarca haber alamadığı, tüm umutsuzluklarının içinde yaşatmaya çalıştığı umuduyla seslendiği çocuklarının akıbetini bilmek istiyor… Kavuşmak imkansızsa bile!
Binlerce aile, artık kavuşmanın imkansız olduğunu biliyor ama, çocuklarından, babalarından, kardeşlerinden bir iz bulmak istiyor; bir ceset, bir kemik, bir giysi parçası, bir saç tokası, bir gömlek yakası, bir tırnak, bir parmak…
Onları atıldıkları çukurlardan çıkarmak, tabutunu hazırlamak, duasını okumak, kabrine koymak, taşına adını yazmak, ziyaretlerde buluşmak istiyor.
Suçluların bulunmasını, adaletin tecellisini, birilerinin utanmasını istiyor.
***
Onca zaman bu insanların bir bölümüne sırt çevirmiş Başbakan geçenlerde bir kısmına umut verdi.
Umut kim bilir nerede şimdi?
Lakin, biz neredeyiz?
Vahşice katledilen üç kayıp çocuk için içtenlikle titreyen yüreğimiz varsa, neden ötekilerden de esirgeriz?
Neden bazı çocukları, bazı insanları; kolayca öldürülmeye, kolayca kaybedilmeye, kolayca unutturulmaya, kolayca adaletsiz, tesellisiz, tecellisiz kalmaya müstahak sayar, onları ve insanlığımızı kolayca terk ederiz?
***
Cesetleri ve zanlıyı bulmayı başaran Asayiş Daire Başkan Yardımcısı Taştekin’in ders verir gibi anlattıklarını defalarca okudum:
“Bir ay değil bir sene de sürse çözeceğiz; dört ay değil dört sene de olsa devam edeceğiz, dedik.”
Sabrı, ısrarı, teknolojiyi, sıfır hata soruşturmasını, ellerin titrememesi gerektiğini, ameliyatın çok önemli ve büyük olduğunu, zanlıyla 10 dakikalık görüşmeyi 10 saat analiz ettiklerini, doğru hamleleri, pin kodunu çözmek gerektiğini anlatıyordu.
İki önemli ders vardı:
1. Suç neredeyse kanıtlanana kadar, itiraf anına kadar, vahşi cinayetler zanlısının bile “içeri” alınmadığı, alıp konuşturmaya “uğraşmak” yerine sabırla çok sayıda delil toplandığı!
2. Bu sabırlı ve kararlı çaba ile arkasındaki özeni binlerce kayıp ailesinin de hak ettiği!
***