
'Link'lerden destek alan bir hayat
18 ŞUBAT FİLMLERİ
Aslında hayatını teknolojik öğeler etrafında şekillendiren bir adamın dağlık bölgedeki bir yerde sıkışmasının 127 saatini ele almak, son derece eskimiş bir hikaye yapısı getiriyor beraberinde. Ancak Boyle, bu konuda dersine iyi çalışmış belli ki. Zira bilgisayar oyunu estetiği mantığını youtube estetiği ile birleştirip karşımıza görsel anlamda tadından yenmez bir film çıkarıyor. Linklere bağlı kalan bir hayatın çöküşünü, internet pencerelerinin tıkabasa doldurduğu bir psikoloji ile ele alırken, kurgu ve müziğin katkısıyla yakaladığı stil de ileride çığır açacak cinsten. Belki “Koş Lola Koş”, “Ölüm Oyunu”, “Scott Pilgrim vs. the World” gibi bu alandaki başyapıtların yanına yerleşemiyor “127 Saat”. Ancak ‘İnteraktif hayata bağlı kalırsan bir tesadüfle doğaya yenilebilirsin’ cümlesi ışığında teknolojiye hapsolma eleştirisinin modern sinema diliyle nasıl yapılabileceğinin dersini veriyor. Danny Boyle, benzer bir dokuya kavuşturduğu “Milyoner”den sonra “127 Saat” ile bir kez daha yönetmenlik sanatının ne demek olduğunu ispatlıyor.
Aslında sinemada en zor şey, basit konulardan özgün filmler çıkartmaktır. Danny Boyle ise bu konuda görsel stil erbabı ya da kimlik sahibi yönetmen olarak anılabilir. 90’lardaki biçimci yönetmenlik duruşu ile sinema piyasasında birçok yol açan yönetmen, 2008’de “Milyoner” (“Slumdog Millionaire”) ile bu alana kendini geliştirerek geri döndü. Öyle ki 2000’de ürettiği “Kumsal”da (“The Beach”) bu yaklaşımını hafif ‘interaktif’ bir dokuya transfer etmesine karşın, esaslı kimliğine bir süre ara vermeyi tercih etmişti kendisi.
“Milyoner”in yaptıkları idrak edilemedi ama çığır açtı
2002’de çektiği “28 Gün Sonra” (“28 Days Later...”) zombi filmlerinin gerçekçi dokusuna katkı yaparak alt türün tarihinde önem arz etse de, yönetmen daha çok ‘TV filmi’ üretimine geçiş yaptı bir süreliğine. “Milyoner” ise onun sinemanın yeni yan kollarıyla irtibat haline geçerek daha yenilikçi şeyler üretebileceğinin bir ispatını sunuyordu adeta.
Zira orada Hindistan’da sınıfsal sıkışmışlık yaşayan bir çocuğun başarı hikayesi gibi ‘sömürüye açık’ bir alana girse de bundan ‘TV programının sonucunda kazanacak mı kazanamayacak mı?’ meseleli bir bilgisayar oyunu estetiği çıkarıyordu. Boyle’un filmin etrafına geçirdiği görsel doku da fazlaca Bollywood müzikallerinin yapısını akla getiriyordu. Ancak bu iki estetik de sinema dünyasında çok fazla idrak edilmediği için yaptığı şey önemsenmedi.
Son 10 senede yapılanların gerisinde olsa da estetik kaygısıyla dikkat çekebiliyor
“127 Saat” (“127 Hours”, 2010) ise belki son 15 senede “Koş Lola Koş” (“Lola Rentt”, 1998), “Scott Pilgrim vs. The World” (2010), “Matrix” (1999), “Ölüm Oyunu” (“Battle Royale”, 2000), “Lilly Chou-Chou Hakkında Her Şey” (“Riri Shushu no subete”, 2001) gibi internet veya bilgisayar oyunu estetiğini farklı yapılara kavuşturan eserler kadar yenilikçi değil. Ancak Danny Boyle’un “Milyoner” ile başlattığı ‘değişimci geri dönüş’ eğiliminin bir devamı niteliğinde.
Yönetmenin 127 saat boyunca bir yerde sıkışmış bekleyen ve kendini ölüm ile yaşam arasında kalmış gördüğü için halüsinatif bir dünyaya teslim eden adamın hikayesini ele alma şekli, beklenenin aksine ne sıkıcı duruyor, ne klişelere teslim oluyor, ne de geleneksel şeylerin izini sürüyor. Aksine burada yine “Milyoner”deki gibi günümüzün uğrak yerleri üzerinden dokunan bir estetik var Boyle’un kurduğu.
Macera filmi türünü tersine çevirmiş
Bu temelin ışığında ‘Hayatımızı teknolojik ve interaktif şeylere göre düzenlesek de yeri geldiğinde bir tesadüf ile doğaya teslim olabiliriz’in sinemasal karşılığını bulmak için var edilmiş bir eser “127 Saat”. Aslında Boyle, film için yola çıkarken belli ki bu bisikletçi ve maceracı karakterin hikayesini, ilk olarak eski model bir ‘macera filmi’ kıvamında ele almaktan kaçınmış.
Bu bağlamda onun dramını ‘Hayat interaktif bir oyundur’ söylemi ışığında sinemalaştırmak istemiş. Bunun için ise elinden teknolojik aletler eksik olmayan karakterin filmin başından itibaren etrafında açılan pencerelerle yol aldığı gözlenebiliyor.
Kendinizi ‘youtube’un içinde hissedebilirsiniz
Hatta önceden uyaralım; “127 Saat”i izlerken kendinizi bir süre sonra ‘youtube’un içinde hissedebilirsiniz. Bu da internette sörf yapmanın belleksel bir karşılığını sunuyor perdede. Boyle da “Milyoner”deki çarpık açı ve yapay renk dokusu ile yaptığı Bollywood yakıştırmasını, burada röntgenci kamera, çarpık açılar ve gerçekçi renkler yoluyla ‘webcamden dökülenler’ kıvamına getirmiş.
Yani filmin tamamı ana karakterin mücadelesi üzerinden bir bilgisayar oyunu gibi okunmaya açıkken, sinemadaki el kamerası ile gelen gerçeklik duygusu da bu sözünü ettiğimiz açılarla aktif hale getirilmiş. Bu eğilimin postmodernize edilmesinin, internetin mahremiyeti yok sayma duygusunu zirveye taşıdığı söylenebilir. Karakterin etrafına örülen linkler ve pencereler ise ana akışı oluşturmuş zamanla.
Ekran bölmesi tekniği ‘linklere bağlı hayat’ın anlamını yaratan ana öğe
Lafın özü Franco’nun karakterinin (Aron) ilk karedeki üçlü ekran bölmesinden başlayarak sürekli bir linke tıklayarak flashbacke veya hayale zıpladığını görmek mümkün. Bu durum Aron’ın dar uçuruma sıkışmasıyla birlikte daha kendini bulup eldeki filmi görsel bir resitale dönüştürüyor. Aynı zamanda Boyle’un da mesajı ışığında daha doğru adımlarla ilerlemesini sağlıyor.
Oraya gelene kadar da zaten bu ekran bölme tekniğiyle karakterin yolculuğa çıkışını ve ‘hayat’ı simgeleyen bir grup insanın görüntülerini izliyoruz. Bu noktada ise “127 Saat” bir ruh hali filmi olarak akmaktan ziyade, ‘linklere bağlı bir hayat’ın özetini sunmayı tercih etmiş. Teknolojiye bağlı yaşamın ve bilgisayar jenerasyonu kavramının bir noktada sıfırı tüketebileceğini vurgulamak istemiş.
İnternetin röntgenciliğine vurgu yapan bir makineleşme eleştirisi
Tıklanan pencerelerden çıkan ‘yukarıdan geçen kuş’, ‘hayali arabaya koşma’, ‘seks sahnesine flashback’ gibi yan öğelerin de rahatlıkla bu doğrultuda yerleştirildiği söylenebilir. Zaman zaman ise bilgisayar ekranındaki pencereleri aşağıya atıp küçültme efektini devreye sokmuş Boyle. Sözünü ettiğimiz karakterin gerçekliğini webcam ile gözetleniyormuş hissiyatı ile kurgulamasıysa tesadüf değil. Adeta Marc Evans’ın “Ölüm Bizi Gözetliyor”daki (“My Little Eye”, 2002) duruşunun daha yenilikçi bir versiyonuyla yüzleşmemiz sağlamış bu hareket.
İşte tüm bunların ışığında Boyle’un daha çok ‘İnteraktif dünyanın öne çıkması ile gelen kaybolan değerler’ meselesini ele almak için merkeze yerleştirdiği tüketici, kadınsever ve ikiyüzlü karaktere ders vermek üzerine bir dramatik yapı inşa ettiği söylenebilir. Bunu ‘ahlakçı’ bir noktaya bağlamaktan ziyade dengeli durmasıysa takdire şayan. Zira bu seçimin değişkenlik göstermesi sonucunda Boyle’un görsel öğelerle hikaye anlatıp yenilikçi estetik oturtma çabası rahatlıkla boşa gidebilirdi.
Sinemanın ne demek olduğunu bir kez daha anlamamızı sağlıyor “127 Saat”
Ancak tam aksine röntgenci kamera, webcam görüntüleri, bakış açısından gösterilen flashbackler, bol yakın plan, ekran bölme tekniği ve daha nice numarayla yürüyen biçimci bir film var karşımızda. Fazlasıyla da Nicolas Roeg’un “Sonsuz Çöl”ü (“Walkabout”, 1971) gibi ‘doğaya giden adamın kendini eğlileştirme çabası’ filmlerini hatırlatıyor. Yani yabancılaşılan bir mekanda ‘macera’ya karşı duruşu olan eserleri akla getiriyor “127 Saat”. Ancak elbette tek bir farkla, o da ‘youtube estetiği’ni devreye sokaraktan...
Bu noktada Oscar’a da aday olan kurgucu Jon Harris ve besteci A.R. Rahman’ı tebrik etmek lazım. Eldeki eserin yapısındaki video klip estetiğinin biçimci ve üslupsal duruşuna büyük katkı yapıyor bu isimler zira.
Nihai toplamda “127 Saat”, gerçek bir yönetmenlik başarısı olarak anılabilir. Yaratıcısının, formalist yönetmenlik geleneğinden günümüzde kendi dünyasına uygun bir dil çıkartıp bunu ‘interaktif hayatın tehlikesi’ne dikkat çeken bir araca dönüştürmesi takdir edilmeli. En önemlisi de Boyle’un sinemanın boyutlarını ve anlamını bir kez daha algılamamızı sağlaması. Bollywood dokulu bilgisayar oyunu estetiğinden sonra youtube estetiğini devreye sokan yönetmen, yenilikçi yapıtlarına ara vermeden devam edeceğini ispatlıyor burada.
FİLMİN NOTU: 7
Künye:
127 Saat (127 Hours)
Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: James Franco, Kate Mara, Amber Tamblyn, Sean Bott, Clemence Posey
Süre: 97 dk.
Yapım Yılı: 2010
YARASA ADAM MERCEK ALTINDA
Kökünü Luis Bunuel’e dayandırdığı gerçeküstücü dünyasıyla dikkat çeken entelektüel yönetmen Michel Gondry, burada “Kick-Ass”vari bir bozucu çizgi roman uyarlamasına imza atıyor. Batman’in Bruce Wayne tiplemesinin gazetede çalışan halini, Seth Rogen’ın canlandırdığı versiyonunu düşünün. Onun içine Robin yerine deli bir Japon bilim adamı ekleyin. 80’ler ve 70’lerden fışkıran müzik skalası, Judd Apatow’un diyalog komedisi geleneği ve “Hulk”ın çığır açıcı estetiğini de karıştırırsanız “Yeşil Yaban Arısı”nı elde edersiniz. İsmi gibi alaycı bir çizgi roman uyarlaması parodisi karşımızdaki. Alanın geleneksel temsillerinden bıkanlar için bir fırsat niteliğinde...
“Yeşil Yaban Arısı” (“The Green Hornet”, 2010) isimli bir çizgi roman uyarlaması. Bu şaka, abartı veya hiciv değil, kahramanına gerçek anlamda bir ‘hayvan’ adı, hem de ‘antipatik’ bir hayvan adı veren, bunun alaycı olması için de fazlaca uğraşan bir yapıtla karşıya karşıyayız. Bu doğrultuda da eldeki eserin Michel Gondry imzalı olması ve başrolünde Seth Rogen’ın oynaması çok da garip karşılanmamalı. Zira karşımızda ilk karesinden finişine kadar çizgi roman uyarlamalarının kalıplarını bozmak için çabalayan bir yapıt var.
“Kick Ass”in Örümcek Adam’a yaptığını, ‘Batman’e uyguluyor
Geçen yıldan “Kick-Ass” aklınıza gelebilir. Orada da Türkçesi ‘Kıç tekmeleyen’ olan bir anti-kahramanın kendi üzerine geçirdiği yeşil elbisesi ile sakarlıklarını izlemiş, daha çok “Örümcek Adam”la (“Spider-Man”, 2002) hesaplaşan bozucu bir denemeye tanıklık etmiştik. Burada ise sanki Gondry, bu anlayışı sinemada son 20 yıl içinde yedinci uyarlamasına kadar uzanan “Batman”e (1989) uygulamış.
Bunun üzerine de bir malikanede yaşayan aristokrat bireyinin süper kahramanlaşma sürecindeki gariplikler yerleştirmesi ekleniyor. Batman’in yanına Robin yerine Kato gibi bir Japon karakter, hem de hizmetçi Alfred kontenjanından eklenince ve Cameron Diaz’ın sevgili karakteri arka plana itilince de bütün tamamlanmış oluyor. “Yeşil Yaban Arısı”, gerçek anlamda bir anti-süper kahraman öyküsü. Hedefi aristokrasinin konformist yaşamını eleştirmek. Hikaye iskeletini de bu amaç doğrultusunda inşa ediyor beklendiği üzere.
“Hulk”ın estetik dokusunu kullanan bozucu, süper kahramansız bir uyarlama
Özellikle Kato’nun ‘korkunç bilim adamı’ tripleriyle ürettiği yeşil dumanlı şeyler ışığında ilginç ve eğlenceli bir noktaya gittiğine şüphe yok. Batmobile’in yerini neredeyse külüstür bir eski model arabanın alması, Johnny Cash’den Michael Jackson’a, Beethoven’dan David Bowie’ye uzanan soundtrack’indeki şarkı skalasının bu dokuya eşlik etmesi ve estetiğin “Hulk”ın (2003) yaptığı ‘ekran bölme’li dokuya yakın seyretmesi; elimize detaycı bir uyarlama veriyor.
Zira “Yeşil Yaban Arısı”nın hiçbir gücü olmayan bir anti-süper kahraman ile onun ‘isimsiz çömez’inin (nameless side-kick) mücadelesini ve kötü olmayan dünyada ‘kötülük’ çabalarını ele alan kahramanlık hikayesi bozucu hareketleriyle dikkat çekici. Öykünün omurgasındaki sadece bir maskeli balo maskesiyle yapılan kahramanlık tripleri ve 80’ler jenerasyonunu hatırlatan ‘işe çıkma’ yan hikayesi bile bu durumu tamamlamaya yetiyor.
Gondry’nin filmografisi içinde iddialı bir duruşu yok
Buna istinaden ise neredeyse 18’e bölünen ekran bölmesi tekniği harikası sekansı, “Matrix”i (1999) andıran bullet-time efekti’vari bölümleri, Kato’nun ‘görme ve bitirme’ gücü ile canlanan ışınlama becerisini ve daha nicelerini göz önünde bulundurunca temposu, efekt becerisi ve yönetmenlik gözü yükseklerde gezinen bir eserle karşılaşıyoruz. Yani gerçek bir sinema ve efekt şovuyla karşılaştığımız kesin.
Ancak “Sil Baştan” (“Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, 2005) ve “Rüya Bilmecesi” (“The Science of Sleep”, 2007) gibi stüdyo dışındaki başarıları ile bildiğimiz Michel Gondry’nin filmografisi açısından bir başarı olarak durmuyor bu eser. Daha çok yönetmenin çizgi roman dünyasına alternatif yaklaşımını yansıtmasına yarayan bir yapıt adı altında anılabilir sanki. Matthew Vaughn’un “Kick-Ass”inin de ‘Batman’ kardeşi olduğu söylenebilir. Özellikle Seth Rogen’ın yazdığı diyaloglarla gelen wisecrack komedi (diyalog komedisi) esprileri de oluşan toplama bir özen katıyor elbette.
FİLMİN NOTU: 6.4
Künye:
Yeşil Yaban Arısı (The Green Hornet)
Yönetmen: Michel Gondry
Oyuncular: Seth Rogen, Jay Chou, Cameron Diaz, Christopher Waltz, Edward Furlong
Süre: 118 dk.
Yapım Yılı: 2011
SİNYORA CARDINALE OLMASIN?
Yunan mitolojisindeki Pygmalion hikayesinin ‘kusursuzu yaratmak’ dokusunun modern bir versiyonu belki. Ancak oradaki Venus karakterinin yerine koyduğu bireyin Jerry Lewis’in ‘Çılgın Profesör’ü kılıklı bir Türk olması ve yaratıcı konumuna itilen Claudio Cardinale’nin de yoldan çevirilip zorla sete sokulmuş izlenimi vermesi, “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”ın durumunu ortaya koyuyor. İtalya’ya giden bir Türk’ün mücadelesi üzerinden kültür farkları komedisi gibi başlasa da, kayıp ruhlar melodramı olma konusundaki iddiasından asla vazgeçmeyen bir eser bu. Bu kafa karışıklığı, Ali İlhan’ın ilk yönetmenlik denemesinde en azından Ferzan Özpetek’in vasat ama üsluplu yaklaşımını aramamıza yol açıyor maalesef. Bu da gerçek bir ‘Pygmalion’ ihtiyacıyla yanıp tutuşmasını sağlıyor “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”ın.
‘Pygmalion’ hikayesi, kültür farkları komedisi ya da kayıp ruhlar melodramı olarak anmak mümkün. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”, böylesi bir türsel analizi hak edecek sinemasal bütünlüğe ulaşamıyor. Yönetmenlik konusunda bir üslupsuzluk ve ucuza gelmişlik sezmemizin yanında, oyuncular da sanki ‘geldik gideceğiz’ edasıyla kısa süreye sıkışmış performanslar sunuyorlar perdede.
Sinemanın ana kurallarını bilmeyince...
Ali İlhan’ın ilk uzun metrajlı filminde sinema sanatına hakim olmayan bir görüntü çizmesi, sadece kendisine olumsuz yansımakla kalmamış. Sektörün sinematografi alanında üst düzey isimlerinden Soykut Turan’ın da filmografisinin en zayıf çalışmasını vermesine yol açmış. Karşımızdaki toplamın ne açılış sekansı, ne kapanış sekansı dokumasını bilen, sinema filminin ne olduğundan ve omurgasının nasıl oluşturulacağından bihaber bir gözün işi olduğu kesin.
Yönetmenin filmini HD ile çekmesi ile gelen ‘işlenmemiş çiğ renkler’ de ortaya çıkan durumun tuzu biberi olmuş. Sadece kurgucunun birkaç yerde uyum kesmesi (match cut) dokunuşu salgılaması da eldeki bütünü kurtarmaya yetemiyor maalesef. Sinema filminin o devasa toplamının içinde sadece 5-10 saniyelik bir bilinçle yüzleşmemizi sağlıyor bunlar.
Sinyora Cardinale ile İtalyan olmak
Zaten belli ki İlhan, bu filmi Claudio Cardinale hayranı olduğu için çekmiş. Buradaki ‘Enrica’ tiplemesi de geçmişinde ‘Fellini’yle karşılaşmıştım’ lafından başlayarak onun kariyerine atıfta bulunmak için yerleştirilmiş belli ki. Gerçek bir İtalyan hayranlığını da görmek mümkün filmi izlerken. Ancak bu doğrultuda da Türk insanının Jerry Lewis karakterlerine benzetilerek ‘salak’ yerine konulup boyutsuz bir ırkçılığa malzeme edilmesi, hiç de kabul edilir gibi değil. Yanlış anlaşılmasın, bunu milliyetçilik yapmak için söylemiyoruz, aksine yaklaşımın karton halinden dem vuruyoruz.
Zira eğer “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”ın anlattığı “Benim Güzel Meleğim” (“My Fair Lady”, 1964), “Sabrina” (1954), “Özel Bir Kadın” (“Pretty Woman”, 1990), “Acemi Prenses” (“The Princess Diaries”, 2001) gibi eserlerde gördüğümüz Yunan mitolojisindeki Pygmalion hikayesine sırtını yaslayan öykünün türevi ise, o konseptin içindeki kalıpları göz önünde bulundurmamızı öğütlüyor Ali İlhan.
Pygmalion hikayesini ırkçılık yapmak için kullanmış
Bu yönlendirme karşısında ortaya çıkan sonuç, ister istemez ‘sınıfsal atlama’ ya da ‘mükemmele ulaşma’ hikayesinin ırkçılık yapmak için yerleştirildiği gerçeği. Heykeltıraşlık yapan Pygmalion’un ‘mükemmel kadın’ı yaratma duygusu içinde seks Tanrıçası ‘Venus’ün heykelini oluşturduktan sonra gerçek güzelliğe ulaşması mitolojideki ana hikaye idi belki. Ancak bu durum sonradan belli dönemlerin sınıfsal yapılarına uyarlanarak kabuk değiştirdi, tabiri caizse modernize edildi.
Bu yapıdan bildiğimiz genelde tecrübeli bir aristokratın proletaryadan birini şekle şemala sokup eğlileştirmesidir, yani ‘güzel’in felsefik anlamını yapmasıdır. Burada ise yaşlı bir İtalyan, genç bir Türk’e bunu yapıyor. Altı da kolaycı detaylarla doldurulan bu durumun adı ırkçılık değil de nedir peki? Ali İlhan’ın seksist bakışıyla sürekli Lavinia Longhi’yi ‘iç çamaşırlı’ ve ‘frikik verir’ şekilde kullanmasının dışında bu soruyu da cevaplaması şart. Çünkü bu ikinci sorun da ‘Çılgın Dersane’ serisinin ideolojisinden farklı bir yere çıkmıyor.
Hacıoğlu Jerry Lewis’e dönüştürülmeye çalışılmış
Üstelik filmin İsmail Hacıoğlu’nun Türk prototipi sunan tiplemesini, Jerry Lewis’in “Çatlak Profesör”deki (“The Nutty Professor”, 1963) ‘sakar bilim adamı’ portresine benzer bir şekle sokması da bir kaba komedi ve sakarlık anlayışı getiriyor. Bu sebeple de “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”, bu detaydan bir kültür farkları komedisi çıkarmayı tercih etseydi ve Hacıoğlu yerine komedi alanında becerikli bir oyuncuyu yerleştirseydi başarılı olabilirmiş.
Ancak sanki daha çok İtalya ve Türkiye’deki kayıp ruhlar üzerine modern bir sinema eserine dönüşmeyi deniyor gibi bir hali var. Bu doğrultuda da karşımıza omurgasız ve ne yaptığını bilmeyen bir eser getiriyor.
Cardinale’nin hızlı hızlı oynayarak ‘yoldan geçerken yanlışlıkla sete girdim’ izlenimi vermesinin ve beşinci sınıf karton müzik ezgilerinin hakimiyetinin bu duruma ayak uydurduğu söylenebilir. Belki sadece ‘İtalyan kültüründe seks tabu değil’ söylemiyle ‘kültür farkları açısından yerinde bir noktaya parmak bastı’ görüşünü açığa çıkaran eserin, o söylemi de birkaç uyum kesmesi gibi ‘küçük detay’ olarak kalıyor. Çünkü neredeyse iki saati bulan bir süresi var “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”ın. Bu da fazladan konsantrasyon ve özen gerektiriyor ister istemez.
FİLMİN NOTU: 2
Künye:
Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak
Yönetmen: Ali İlhan
Oyuncular: İsmail Hacıoğlu, Claudio Cardinale, Lavinia Longhi, Teoman Kumbaracıbaşı, Fahriye Evcen
Süre: 110 dk.
Yapım Yılı: 2011
TEKRAR ‘ÇAL’MA C.Y.
“Çalgı Çengi”, “Eyyvah Eyvah” sonrası artacağını düşündüğüm ‘müzisyen karakterli komedi’ eğiliminin kara komedi kolu olarak anılabilir belki. Yapımcılık koltuğunda Cem Yılmaz ismini görünce de ‘garanti’li olduğunu düşünebilirsiniz filmin. Ancak karşımızda ‘müzisyenlik mesleğini icra eden iki kafadarın eline bir ceset geçer’ cümlesini hikayeye veya olay örgüsüne dönüştüremeyen bir eser var. Aslında ‘film’ olarak düşünülmesi de çok doğru değil bunun. Sanki daha çok garip aksanla konuşan insanların sinema perdesini istila ettiği bir skeçler bütünü olarak anılabilir. Senaryosuzluk ve oyuncusuzluğun üzerine yönetmensizlik de eklendiğinde ise bu toplam oluşturuluyor. Bize de “Casablanca”daki o meşhur repliği bu duruma uyarlamaktan başka bir çare bırakmıyor: ‘Tekrar Çalma Cem Yılmaz’.
Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Şahan Gökbakar, Mahsun Kırmızıgül, Özcan Deniz gibi farklı sektörlerden isimlerin sinemaya girip para aktarmaları aslında olumlu bir şey. Eğer bir ‘bilinç’ ile birlikte projeler üretilirse sektöre daha yoğun bir para akışı sağlanmasının ve projelerin artmasının devamında sektörel ayaklanmanın hızlanacağı söylenebilir. Boyut Film ve BKM Film ise ülkemizde şimdilik bu duruma öncülük eden yapımcı şirketler gibi gözüküyor.
Keşke Cenk-Erdem gibi tanınan bir TV ikilisi olsaymış
Ancak Cmylmz Fikir Sanat’ın da böylesi bir eğilimde bulunmasını ilk bakışta olumlu karşılasak da insan bu kadar yatırıma en azından bir prodüksiyon kalitesi arıyor. Zira “Çalgı Çengi”, yönetmenlik sanatından bihaber, oyuncuların perdede rastgele dolaştığı, garip aksanlı karakterlerin koşuşturduğu, skeçlerden oluşan ve hikaye anlatma denen şeyi basit şeylere indirgeyen bir eser.
Açılış jeneriğindeki ‘resimli roman’ girişi ise filmin bir hayli üzerinde. Üstüne üstlük onun sayfalarındaki geçişlerin ‘kara komedi iskeleti’ndeki skeçlere alan açtığı söylenebilir. Anlatısız anlatısı da böylesine sabit bir mantıkla işliyor zaten. Murat Cemcir ve Ahmet Kural gibi bir ikili oluşturulmasından ziyade, Cenk-Erdem gibi kendilerini TV’de kanıtlayan ikili mizahçılardan birinin seçilmesi “Çalgı Çengi”nin lehine olurmuş, o konuda herhangi bir şüphemiz yok.
Yapay aksan yapan garip karakterlerin perdeyi istila etmesi mi demeli?
Eldeki eser ise bu haliyle fazlasıyla “Eyyvah Eyvah”ın (2010) iş yapmasıyla birlikte devreye giren ‘sakar müzisyen’ triplerinden etkilenmiş gibi duruyor. Ancak ne kara komedi iskeletindeki ceset taşıma hikayesinin, ne de hikaye anlatma güdüsünü görebiliyoruz. Aksine garip karakterlerin etrafta yapay aksan yaparak (Ankara aksanı) koşuşturduğu, tiyatro sahnelerinde oyunculuk yapma güdüsü aşılayan, bunu yaparken de hikaye kurgusunu bölmesini bilmediği için ‘hikaye’siz duran bir eser var.
“Çalgı Çengi” için film demeye bile bin şahir ister. Kötü bir film değil de, ülkemizin sektörel açılımında izlemeye alıştığımız ‘çöp güldürüleri’nden biri zira bu. Böylece son dönemde gördüğümüz “Günah Keçisi” (2010) ve “Kutsal Damacana Dracoola” (2010) gibi en azından alanına hakim denemelerin dahi çok gerisinde kalıyor. Tuluat tiyatrosu ya da TV şovu olarak sunulsa bile bu kadroyla kendini kurtaramayacak bir proje bu. Yani hiçbir platforma uygun değil.
Yeteneksiz ve rollerine uyumsuz oyuncuların varlığı da bu durumu uçurumdan aşağı sürükleyen ana etkenler olmuş belli ki. Yönetmen Aydemir’in en basitinden açı-karşı tekniği ile sonuç alma arzusunun ise ‘genel plan-orta plan’ arasında gidip geleceğim’ derken bunu yapaylaştırmasına yol açtığı gözlemlenebiliyor. Böylece herhangi bir anlatı stilini bünyesine alamayan “Çalgı Çengi”, nasıl başarıldıysa popüler sinemanın genelgeçer kalıplarını bile uygulayamaz hale getirilebilmiş.
FİLMİN NOTU: 0.5
Künye:
Çalgı Çengi
Yönetmen: Selçuk Aydemir
Oyuncular: Murat Cemcir, Ahmet Kural, Erdal Tosun, Tuna Orhan, Cahit Gök
Süre: 91 dk.
Yapım Yılı: 2011
BİR TABU OLARAK HİTABET
Genelde otorite figürü olarak bildiğimiz kral prototipini anti-kahramana çeviren “Zoraki Kral”, bunu perdede inandırıcı kılmak için de özgün bir görsel evren ile dikiliyor karşımıza. İngiliz hikaye anlatıcısı yönetmen Tom Hooper, alışık olduğumuz gibi orta planlar için orta ölçekli, geniş planlar için geniş ölçekli objektif takma ezberini şiddetle reddediyor burada. Aksine sinema tarihinde birkaç yönetmende daha gördüğümüz ‘mercek oyunlu açılar’ ile çıkagelirken; Kral 4. George’un yabancılaşmasına, sıkışmışlığına ve neredeyse sakar duruma düşmesine sinemasal bir yorum getiriyor. Bu bağlamda o tiplemeyi canlandıran Colin Firth’ün oyunculuk katkısını da arkasını alan “Zoraki Kral”, savaş, taç, özel hayat gibi şeylerin ‘hitabet’ ve ‘dış görünüş’ten daha önemli olmadığını vurgulayan, hiciv gücü yüksek bir doktor-hasta ilişkisi filmi sunuyor. Eldeki eserin teatral olma şansı taşıyan, İngiliz salon komedisi arka planlı senaryosu da sözünü ettiğimiz üslubun katkılarıyla bu kekeme anti-kahramanın bakış açısına ve ruh haline göre akan bir görsel yapıyla servis ediliyor.
“Zoraki Kral”ın vizyonundan bir gün önce, dün yazdığım eleştirisine şu linkten ulaşabilirsiniz:
Bir tabu olarak hitabetFİLMİN NOTU: 6.5
Künye:
Zoraki Kral (The King’s Speech)
Yönetmen: Tom Hooper
Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter, Guy Pearce, Timothy Spall
Süre: 118 dk.
Yapım Yılı: 2010
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Aşk Tesadüfleri Sever: 5.4
Aşk Sarhoşu (Love & Other Drugs): 5.5
Ayı Yogi (Yogi Bear): 1.9
Ayin (The Rite): 2.4
Başımıza Gelenler! (Life as We Know It): 4
Benim Adım Aşk (I Am Love): 7.4
Biutiful: 4.3
Büyük Sır (Get Low): 3.4
Cadılar Zamanı (Season of the Witch): 3
Çakal: 6
Çakallarla Dans: 2.2
Çölde Kutup Ayısı (De helaasheid der dingen / The Misfortunates): 5
Dövüşçü (The Fighter): 5.6
Eyyvah Eyvah 2: 3.5
Gulliver’in Gezileri (Gulliver’s Travels): 5.4
Günah Keçisi: 3.6
Hırsızlar Şehri (The Town): 6.5
Hür Adam Bedüizzaman Said Nursi: 3.5
İncir Reçeli: 4.9
Kağıt: 6.5
Karmakarışık (Tangled): 4.9
Kukuriku: Kadın Krallığı: 2.5
Kurtlar Vadisi: Filistin: 2.7
Kutsal Damacana: Dracoola: 4
Megazeka (Megamind): 5.3
Memleket Meselesi: 2.1
Narnia Günlükleri: Şafak Yıldızı’nın Yolculuğu (Chronicles of Narnia: Voyage of the Dawn Trader): 6
Sanctum: 1.7
Şampiyon (Secretariat): 3.4
TRON Efsanesi (TRON Legacy): 5.5
Turist (The Tourist): 2.8
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com