
'Stepford'ın 'piknik'çi gençleri
29 NİSAN FİLMLERİ
2002’de çektiği “Baskı” (“One Hour Photo”) ile video klip yönetmenleri neslinden yeni bir ismin de sinemaya kayacağı konusunda heyecanlanmamıza yol açan Romanek, sekiz sene sonra bu beklentiye noktayı koyuyor burada. Ancak eline İngiltere’de çok satan Kazuo Ishiguro imzalı kapsamlı bir romanı alıp bilimkurgu gibi hakim olmadığı bir alana kayması sebebiyle, sadece ‘70’lerin soğukkanlı duygusunu iyi yakalıyor’ görüşüyle anılabilecek bir eser verebilmiş. Zira insanların 30 yaşında ölüp klonlandığı bir dünya portresi çizen yapıtın, klonlama filmi konseptinin içinde son yılların “Kod 46”, “The Broken” gibi denemeleri kadar kaliteli ve düzeyli olduğunu söylemek çok zor. “Beni Asla Bırakma”, daha çok Carey Mulligan ve Andrew Garfield’ın oyunculuk performanslarından güç alırken, özündeki “Hanging Rock’ta Piknik”vari distopik eğitim sistemi portresini döneme uygun durmayan karakterler ve basit cümlelerle heba etmeyi becermiş ne yazık ki. Belki de sinema tarihinin ‘kaçan fırsatlar’ listesinde en üst sıraları zorlayacak bir film karşımızdaki.
Aslında bilimkurgu alanına baktığımızda ‘klonlama filmi’nin alt tür olarak değil de çok az örnek veren bir distopik bilimkurgu alt-alt türü olarak anıldığını görebiliriz. Ancak kanımca alt tür adı altında ele alınması şart ilerleyen dönemde. Bunun için de bir kilometre taşı filmine ihtiyacı var.
Alanın farkında, 70’lerin motivasyonundan beslenen bir klonlama filmi
Bu konseptin sinema tarihindeki örneklerine baktığımızda dönüşüm geçiren karakterlerin izini sürdüğü için genelde çok fazla ‘soğukkanlı’, ‘ağır tempolu’, ‘psikolojik’ ve ‘gerilim dolu’ eserlere açıldığı gerçeğine ulaşabiliriz. Tabii en son “6. Gün” (“The 6th Day”, 2000) ve “Ada” (“The Island”, 2005) gibi aksiyon ile bir araya gelmiş örneklerini bir kenara bırakırsak...
“Beni Asla Bırakma” da (“Never Let Me Go”, 2010) aslında bunun farkında bir oluşum içerisinde ilerleyen bir çok satan roman uyarlaması. Kazuo Ishiguro’nun sevilen edebiyat eserinin aslında ‘distopik gençlik filmi’ konseptinde anılması da mümkün. Ancak filmde Mark Romanek onu öyle bir hale getirmiş ki, sanki karşımızda ilk yıllarının geçtiği 1978’de çekilmiş bir bilimkurgu var.
“Hanging Rock’ta Piknik” ile akraba
Öyle ki 60’ların sonunda ve 70’lerde bilimkurgu sıkıcı kalıplardan kurtulup yeni şeylere açılma arzusuyla kimi ‘keyifli fikirler’ üretiyordu. Bu mantık ışığında zirve yapanlar da oldu kabul edelim. Ancak “Beni Asla Bırakma”nın duruşu daha çok o zamanın ‘Post-Vietnam yalnızlığını ele alırken araya da bilimkurgusal motifler sokalım’ havasında gibi. Yola çıkış fikri, o kadar eski duruyor ki adeta bir Türk yönetmen bilimkurgu çekmiş gibi hissediyorsunuz çoğu yerinde.
‘1960’larda dünyada 100 yaşını geçen insan sayısının artmasıyla birlikte, bu durumdan nüfusu bütünleyecek bir tıp sistemi geliştirildi’ düşüncesiyle açılıyor film. Bunun devamında da klon üreten, sıkışmış bir okul portresiyle yüzleştiriyor izleyicisini.
Doğrusunu söylemek gerekirse biz bu ‘genç dünya’ya aşinayız. Zira 1970’lerde “Hanging Rock’ta Piknik” (“Picnic at Hanging Rock”, 1975), İngiliz miras filmlerinin karakterlerini andıran öğretmenler yoluyla çocukların bir yatılı okulda yaşadıkları ‘sert’liği klostrofobik bir duyguyla perdeye yansıtmıştı. Bu atmosferin içinde ölüm, gerilim ve tekinsizlik diz boyuydu.
Dispotik okul sistemine karton karakterler ve basit cümlelerle yaklaşmış
Ancak bu Lucille Hadzihalilovic’in 2005 tarihli filmi “Masumiyet”te (“Innocence”) bile Lynchesk bir moda sokulmuş ‘distopik okul sistemi’ örgüsü burada kesinlikle işlemiyor. Ya da ‘Romanek, öyle bir yapı kurmak istemiyor’ diyebiliriz. Zira o zaman dilimini çabucak atlayıp bir aşk üçgeni izletmek için yola çıkmış gibi yönetmen.
Aslında Carey Mulligan’ın ultra-iyi kız, Keira Knightley’nin vamp seksi kadın, Andrew Garfield’ın ise aşık ve yakışıklı genç gibi kalıplaşmış tiplemelerin köklerine inip ‘aşırı karton’ çizilmeleri de bu klonlama mantığının bir sonucu. Filmin tamamında da adeta bu duruma katkı yaparak ‘aşk ölümsüz olacak mı?’ gibi basit cümlelerin izini sürüyoruz.
Romanek ya da senaryo yazarı, bu klonlama filmi fikrinin altındaki geniş alt metinlere inmekten ziyade izleyiciyi duygusal anlamda etkisi altına almayı seçmiş. Bu doğrultuda da film, Mulligan’ın ‘ben taşıyıcıyım’ dediği açılış sekansında sürprizini açık etmesinin ardından sanki onun bakış açısındanmış gibi flashbacklerle ilerliyor. “Beni Asla Bırakma”nın bunu yapmasının esas amacı seyirciyi baştan içine alarak özdeşleşilebilecek bir bütün yaratmak.
Klonlama filminin ve 70’lerin soğukkanlı duygusu, hikayenin rahat izlenmesine yaramış
Bunun devamında herhangi bir iç ses olmaması da düşündürücü. Ancak esas hedef ‘nerede olursa olsun aşk ölümsüz müdür?’ gibi destansı aşk filmlerinin ya da duygusal-dramların temalarını incelemek. Bu görüşü haklı çıkarırcasına 1984 ve 1993 yıllarını da zaman dilimi olarak seçip araları atlıyor Romanek. Böylece aslında klonların sıradanlaşıp korkutucu hale getirilmesiyle oluşabilecek izleyiciyi tedirgin etme ihtimalini elinin tersiyle itiyor.
Daha çok ‘çocukken tanıştılar’, ‘Knightley ile seks yaparken gördü onları’, ‘seks dergisine bakarken sohbet ettiler’ ve ‘tekrar aşkını ilan etti ama yaşamda kalamadılar’ olarak bölmeyi tercih etmiş filmin kısımlarını yönetmen. Lafın özü olayın temelindeki meseleyi kolay izlenir hale getiren soğukkanlı bir filmle yüzleştiğimizi itiraf edebiliriz. Tabii buraya ulaşırken bilimkurgu türünün içinden baktığımızda, eldeki eserin yansıttığı fikirlerin yaratıcı olduğunu söylemek mümkün değil.
Organ bağışı gibi meseleleri yanlış incelemesi Yeşilçam melodramlarının tonuna kaymasına yol açmış
Örneğin 30 yaşında ölme mantığının “Hayal Şehir”den (“Logan’s Run”, 1976) çalındığı veya klonlama meselesinin soğukkanlı güdüsüyle “Stepford Kadınları”nı (“Stepford Wives”, 1975) hatırlattığı görülebiliyor. Bunun yanında ‘organ bağışlayarak yavaş yavaş ölme’ motifinin de filme garip bir şekilde melodramatik bir ton kazandırdığını eklememek olmaz. Bu da zaten aşırı duygusal dramatik yapının bu açıdan derinliğinin artmasına katkı yapmaya yarıyor.
Öyle ki organ bağışlama gibi şeyler genelde eski model melodramlarda olur. Zaten böylesi bir filmden de yine anlamlı ve şaşırtıcı bir son beklemiyoruz. Daha çok Mulligan’ın sahne kimliğini karşılayan ‘mutluluk’ ve ‘feel-good’ (kendini iyi hissetme) kavramlarını aşılayıcı bir kapanışla yüzleşiyoruz. Böylece adeta Yeşilçam melodramları gibi çekilmiş bir bilimkurgu filmi ile salondan ayrılıyoruz işin garibi.
“Beni Asla Bırakma”, Ishiguro’nun romanının özündeki fikri yerine ulaştıramazken, ele aldığı alt türler ve formüllerde de yaratıcı olamıyor. Bu da filmin ismini kafamızda bir melodramın içinde canlandırmamıza ve 40 sene geride duran bir bilimkurgu tonuyla yüzleşmemize yol açıyor ne yazık ki. Aslında eserin bu açmaza sürüklenmesinin esas sebebi seyirciyle duygusal bağ kurma arzusundan kaynaklanan alt türün motiflerini elinin tersiyle itme güdüsü.
FİLMİN NOTU: 4.3
Künye:
Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go)
Yönetmen: Mark Romanek
Oyuncular: Carey Mulligan, Keira Knightley, Andrew Garfield
Süre: 112 dk.
Yapım Yılı: 2010
ERGEN ERKEK FANTEZİSİ
‘Üçlü ilişki filmi’ formülünde Alfonso Cuaron’un son 10 yılda “Ananı Da!” ile bıraktığı etkinin izini süren bir ilk film. “Tehlikeli Tutkular”, İrlanda’nın bir semtinde havuzda çalışan 16 yaşındaki iki erkek ile onların patronlarının aynı yaşlardaki kızının tutkusal ve oyunlu etkileşimine uzanıyor. Video klip estetiğine hakim yönetmenlik güdüsünün bunu ruh hali portresine; perdeyi kaplayan büyük puntolu mesaj yazıları, renk filtreleri ve daha nicesiyle dönüştürmesi de bir yaş grubunun aile etkisiyle nasıl noktalara açılabileceğini özetliyor. “Tehlikeli Tutkular”, uyuşturucu, aile, ahlak, seks, ergenlik ve aşılan sınırlar üzerine bir formül filmi. Cüretkar olsa da daha çok sosyolojik analiz çıkarma becerisi ve yönetmenliğiyle dikkat çekiyor.
Sinemada ‘ahlak’, ‘cinsellik’ ve ‘tabular’ ile kafayı bozmuş Fransız Yeni Dalgası’nın devreye soktuğu bir konsept idi üçlü ilişki filmi. 1960’larda “Jules ve Jim” (“Jules et Jim”, 1962) ve “Hisseli Çete” (“Bande a Part”, 1964) gibi Truffaut ve Godard imzalı iki eser ile ilk temsillerini verdi. Peki neydi bunun formülü? Genelde bir kız, iki erkeğe aşık olur. Ardından onları elinde oynatmaya çalışır. Buna bağlantılı olarak üçlü cinsel ilişkiyi tetikleyen ahlaki alt metinler izleriz. Sonuçta da ya bu ütopik ama cüretkar durum gerçekleşir ya da dramatik derinlik içerisinde beklenen finişe ulaşılmaz.
“Ananı Da!”nın meyvelerini yiyen filmlerden biri
Aslında o zamanlar bu durum, daha çok aynı ev içinde, dans ederken, koşuştururken veya imalı sözler söyleyerek devreye sokuluyordu. Fransız sinemasının bir sonraki jenerasyonunda birazcık daha cüretkar hale geldi. Ardından 80’lerin İspanyol sinemasının ‘erotik’ duygusunun içinde Bigas Luna’nın eserlerinde ‘cinsel etkileşim’e açılırken; 1990’larda Gregg Araki’nin eşcinselliği de içine kattığı cesur eserleri artık tabularla derdi olan bir alana dönüşmesini sağladı üçlü ilişki filminin.
2000’lerin başında çekilen “Ananı Da!” (“Y Tu Mama Tambien”, 2001) bu konuda daha iddialı ve cüretkar bir yol açtı işin doğrusu. Alfonso Cuaron imzalı eser, ergen erkeğin fantezisi olan ‘en seksi ve en tecrübeli kadın ile yatma’ cümlesi üzerine inşa ediyordu yapısını. Böylelikle çığır açıcı noktalara gidip gerçek anlamda ‘cinsellik üzerine bir film’ olması aslında bakış açısını farklı bir boyuta ulaştırdı.
“Tehlikeli Tutkular” (“Cherrybomb”, 2009), sanki kaynağını “Ananı Da!”nın ergenlik meselesine cinsel uyanış ile karşılık verme duruşundan alıyor gibi. Bu doğrultuda da İrlanda’nın toplumsal portresinden bir üçlü ilişki filmi çıkarmış. Ancak filmin, “Laurel Canyon” (2002), “Ken Park” (2002) ve “Düşler, Tutkular ve Suçlar” (“The Dreamers”, 2003) gibi son 10 yılda bu meseleyi inceleyen eserlerin en iddialılarının seviyesine ulaştığını söylemek birazcık polyannacılık yapmak olur.
Cinselliği öne çıkarmaktan ziyade ruh haline ve sosyolojik metinlere odaklanmış
Buna karşın kızıl saçlı hafif kaybeden kimlikli çocuk (Malachy), kıvırcık saçlı 60’lar Fransa’sını ya da şu sıralar ülkeden çıkan ilişki filmlerinde gördüğümüz Louis Garrel’i andıran bir başka çocuk (Luke) ve aralarındaki sarışın güzeli (Michelle) içine alan bu çerçeve aslında bir bakıma Britanya’daki aile tablosu üzerine de bir sentez sunmuş.
D’sa-Leyburn ikilisinin ilk filmlerinde belki 16 yaşındaki üç karakter odaklı ilerleyerek ‘burunlarını olmadık yerlere sokmak’ meselesi üzerine temasal anlamda doğru noktalara gittikleri gerçeği var. Ancak “Ananı Da!” kadar cesur olmaktan ziyade biçimci görsel dünyaya ve sosyolojik alt metinlere yüklendikleri de ortada.
İrlanda’nın orta sınıfındaki aile eğitimi üzerine bir gençlik portresi
Zira çok başlı ailesinin içinde son derece basmakalıp ve düzgün hayat süren Malachy ile babası uyuşturucu kaçakçılığı yapan Luke’ün dostluğunun bir kız ilgisiyle nasıl noktalara gidebileceği konusu, birçok katman üzerinden anlatılmış burada. Michelle karakterinin de arkadaşıyla yatan sübyancı babasının yanında, annesiz olarak gösterilmesi, aslında ailenin etkilerinin gençler üzerinde nasıl sonuçlar doğurabileceğine uzanıyor.
Bu sosyolojik tespite paralel olarak da fazlaca dans ve disko sahnesinin yüksek renk dokusuyla uyuşturucu içmiş karakterlerin ruh halini tasvir ettiğini görebiliyoruz. Bunun yanında genç neslin ‘SMS’ tutkusu da pelikülün üzerine yazılan büyük puntolu mesaj metinleriyle kendine rol bulmuş “Tehlikeli Tutkular”da.
Yani gece hayatı, içicilik ve cep telefonu odaklı bu ergen yaşamının elbette ‘seks yapmak şart’ gibi bir noktada konuşlanması sürpriz değil. Yönetmenler de bu durumu evinde yalnız kalan çocuk, aile saadeti ile büyüyen çocuk ve babasıyla sıkıntılar yaşayan kız üzerinden bir ailesel yetiştirilme meselesi olarak değerlendirmiş “Ananı Da!”nın aksine.
90’ların Britanyalı yönetmenler ekolünden etkilenmiş
İrlanda’nın orta sınıfından son derece çarpıcı ve neredeyse cinayete uzanan noktalardan da hayat portreleri servis etmiş “Tehlikeli Tutkular”. Buraya varırken gençliği 80’lerin nam-ı diğer X kuşağına benzer çerçeveleme güdüsüyle dikkat çekmiş.
Aslında bu bağlamda yönetmenlerin video klip estetiğini uygulama ve ondan bir ruh hali portresi çıkartma konusunda 90’ların İngiliz ekolünden (Danny Boyle, Guy Ritchie vs) etkilendiği de kabul edilebilir. Bu noktada Nick Love, Jonathan Glazer gibi 2000’ler jenerasyonunu temsil eden isimler şu sıralar geri adım attığından, böylesi bir başarı da değerli hale geliyor. Zira çok yakın planlarını aldıkları eşya, uyuşturucu ve karakterler üzerinden ‘detay’lara konuşlanmış bir gençliğin portresini, müzik ve kurguyla anlatmasını iyi becermişler.
Bunların üzerine entrika üçgeninden ziyade biraz daha cesaret eklendiğinde sinemada yansıtmak istedikleri konusunda amaçlarına ulaşacaklardır. Böyle filmlerin ‘üçlü ilişkiye girecekler mi?’ sorusu üzerinden çok fazla şey söylemeyi becerdiğini, bunu da sinemasal zemine oturttuğunu belirtmek şart Lisa Barros D’sa-Glenn Leyburn ikilisinin. Bir sonraki filmlerini de beklemekte fayda var bu genç yeteneklerin.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Tehlikeli Tutkular (Cherrybomb)
Yönetmen: Lisa Barros D’Sa, Glenn Leyburn
Oyuncular: Rupert Grint, Kimberlex Nixon, Robert Sheehan, James Nesbitt, Kat Kirk, Niamh Quinn
Süre: 86 dk.
Yapım Yılı: 2009
KİTLESİNE UYGUN
Yüksek bütçeli bir blockbuster izlemenin zevkine eriştiğiniz filmlerden biri bu. Vin Diesel, Paul Walker, Dwayne Johnson ve genç güzel Gal Gadot’nun katkısıyla da eğlence, aksiyon, romantizm ve daha nicesini beyaz perdede detaylı bir şekilde tükebiliyorsunuz. Ancak kısa sürede de unutuyorsunuz. “Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu”, serinin ilk ikisinin seviyesine ulaşamasa da sondaki sürprizi ve artık araba yarışı filminden uzakta farklı alanlara açılma güdüsüyle tatmin ediyor. İlginç bir şekilde karakterlerinin albenisiyle kendisini izletmeyi beceriyor.
Serinin en hızlı ve en eğlenceli bölümü dersek herhalde çok fazla abartmış olmayız. Zira burada Vin Diesel, Paul Walker ve Jordana Brewster gibi ‘Hızlı ve Öfkeli’ (‘The Fast and the Furious’) mitinin efsanevi karakterleri dördüncü bölümden sonra bir kez daha bir araya gelirken, Tyrese Gibson, Gal Gadot, Sung Kang gibi oyuncuların da mizah ve tempo oranını üst seviyelere çıkardığı görülebiliyor. Tabii Dwayne Johnson eklemesinin Diesel ile Walker’a bir de öldürücü rakip getirdiğini unutmamak lazım.
Son iki filmi seriden ayrı düşünmek şart
2001’de Rob Cohen’in hafif B filmi güdüsüyle alt kültürün arasına uyarladığı araba yarışı filmi konseptinin geldiği hali herhalde şimdi yönetmen gördüğünde, ya ağlıyordur ya da gülüyordur. Zira 2002’de yine Diesel ile başlattığı bozucu ajan filmi “XXX” ile beraber ciddi anlamda alt türleri yenileyen eserlerdi bunlar. Ancak yine aynı yıl içindeki ikinci bölümden sonra ‘Hızlı ve Öfkeli’, Lucas Black’in münferit mücadelesiyle bir Tokyo serüveninde sadece aksiyona vurmakla kalmıştı. Son iki filmde ise farklı alt türlerde kitlesini doyurmaya çalışıyor.
Aslında Diesel-Walker ikilisinin ‘kanunsuzlar’ sıfatına yaraşır bir şekilde önceki filmde bir çeteyi kovaladıktan sonra burada da soygun için bir araya gelmeleri, miti geliştiren bir hamle.
Soygun filminin üst düzey örneği değil, ama ‘Hızlı ve Öfkeli’ ruhuna hakim
Zira burada “Ocean’s Eleven”a (2001) taş çıkartma sevdasında bir soygun filmi var. “Hızlı ve Öfkeli: Rio Soygunu” (“Fast Five”, 2011) belki dramatik çatı ve entrika örgüsü açısından “Büyük Vurgun” (“Takers”, 2010) ve “Zırhlı Kuvvetler” (“Armored”, 2009) gibi alanın son dönemdeki B tipi eserlerinin üzerinde. Hatta karakterlerinin zekası ve diyalog becerisiyle tam zamanlı mizah aşıladığı veya aksiyon sahnelerini izlerken sıkılmadan koreografiye kapılmamızı sağladığı da söylenebilir filmin.
Bu noktada da Justin Lin’in artık seriye adapte olup ‘Hızlı ve Öfkeli’ ruhunu derinden hissettirme konusunda sıkıntı çekmediğini de itiraf etmek gerek. Ancak elbette bütün bu yüksek dozajdaki büyük perde eğlencesine karşın, bir serinin sıfırı tükettiğinde ortaya çıkan o ticari ürünlerden biriyle daha yüzleşiyoruz burada. “Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu”, beyazperdede ‘entertainment’ dediğimiz kavramı hakkıyla yerine getiren eserlerden. İzledikten sonra çabucak da akıllardan siliniyor.
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu (Fast Five)
Yönetmen: Justin Lin
Oyuncular: Vin Diesel, Paul Walker, Jordana Brewster, Tyrese Gibson, Sung Kang, Gal Gadot, Dwayne Johnson, Joaquim de Almeida
Süre: 130 dk.
Yapım Yılı: 2011
YÜREK BURKMA SANATI MI?
Lübnan’da hıristiyan teröristlerin saldırısına uğrayan bir kadın, onun hapishane macerası, ikizleri, saklı oğlu ve kayıp babası ile ilgili bir politik melodram. Kanadalı Dennis Villeneuve’ün ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ kategorisinde Oscar adayı filmi “İçimdeki Yangın”ı, her sahnenin sonunda yükselen müzik-yavaş çekim tekniği kombinasyonunu ve bölük pörçük hikaye kurgusunu; yürekleri esir almak için stratejiye dönüştüren sinsi bir sinema eseri olarak anabiliriz. Yapıt, proje aşamasında belli ki daha samimi, soğukkanlı ve üslup sahibi bir yönetmene ihtiyaç duymuş. Bu ‘bir sahne izleyene iki gözyaşı bedava’ haliyle ise Yeşilçam melodramlarının karton bakış açısından öteye gidememiş. Böyle bir yola sapması ister istemez sinemasal duruşunu ahlaki olarak yanlış bir yerde noktalamasına yol açıyor filmin.
Kanada sinemasının son 10 yılda çıkardığı birkaç yetenekten biri Dennis Villeneuve. Ama ne Carl Bessai kadar doğaçlama meraklısı, ne de Ed Gass-Donnelly kadar hipnotize edici evren tasarlama sevdalısı. Daha çok burada verdiği dördüncü filmiyle Alejandro Gonzalez Innaritu’nun temelde yatan acı dolu cümlenin üzerine giden karakter dramalarının meyvesini yiyor gibi gözüküyor.
Zihni değil de yürekleri hedef alıyor
“İçimdeki Yangın” (“Incendies”, 2010), daha ‘yangınlar’ anlamına gelen Fransızca isminden ve perdeye kaynaklık eden romanından başlayarak gerçek anlamda ‘yürekteki yangınlar’ı ele alan, bunu da son derece kör kör parmağım gözüne yapan bir eser. Üstüne üstlük alttan alta bir şeyler anlatıyor gibi gözükse de zihinleri değil de yürekleri hedef aldığı kesin filmin.
Yani Villeneuve’ün, burada hikaye kurgusunu tepetaklak ettiği olay örgüsünü bu şekle sokma sebebi, belli sahnelerin sonlarında izleyiciyi etkileme ve ağlatma kat sayısını arttırmak aslında. Yönetmen, sanat çevrelerinin özellikle de günümüzün politik konjonktürünün içinde böylesi bir insan kıyımı karşısında hikayesel motivasyondan etkileneceğini bilerek yol çıkmış. Bu doğrultuda da ‘ağıt’sal mesajlarını bilinçaltındaki duygusal yanılgıya hitap eder şekilde filminin omurgasına yerleştirmiş.
İngilizce müzikler ve yavaş çekimi ağlama arası vermek için kullanmış
Eldeki eser için ‘Innaritu katkılı bir melodram’ yorumu yapılabilir. Zira Lübnan’da hıristiyan teröristlerin müslüman bir gruba yaptığı saldırıdan kurtulan bir kadının sömürüye kayan durumunun üzerine gidiyor Villeneuve burada. Karakterin tecavüzle doğurduğu oğlunun, sonradan devreye giren ikizlerinin ve kendisinin öyküsü son derece karmaşık bir örgüyle verilmiş.
Bu tercih aynen “Syriana” (2006) örneğinde görüldüğü gibi, temeline baktığımızda son derece çarpıcı duran politik dramarın önünü tıkamış. Bunun devamında da İngilizce ve yüksek tempolu müzikler, yavaş çekim tekniği ve daha nicesiyle birbirine Yeşilçam melodramlarının kıvamında bağlanan sahneler bütünü ortaya çıkmış. Villeneuve, zaman dilimi fark etmeden her sekansın sonunda bir ‘ağlama arası’ bırakmasıyla da bu sinsi stratejiyi tamamlamış.
Yeşilçam melodramları ve pembe dizilerin yaklaşımıyla sarsıcı hikayeyi yıkmış
Bu durum sayesinde Kanada kaynaklı, yörede yaşayan Ortadoğulu bir göçmen kadının ikizleri ve saklı ağabeyleri üzerinden akacak politik ve çarpıcı aile öyküsü, hak ettiği noktaya ulaşamamış. Villeneuve, belli ki sinemayı bir sanat alanından ziyade seyirciyi duygusal açıdan sarsabileceği bir platform olarak görüyor. Aynen pembe diziler ve eski Yeşilçam melodramları gibi bu amacına da ‘kurnaz’ bir yolla ulaşıyor aslında. Ancak böylelikle ne yazık ki burada projenin temelindeki çarpıcı öyküyü hedefinden uzaklaştırmış oluyor.
“İçimdeki Yangın”, daha trajik isminden de belli olduğu gibi bir iç burkma filmi. Melodram alanında “Biutiful” (2010) ile birlikte herhalde son yılların çaktırmadan en duygu sömürüsüne kayan denemesi. Tebrik etmek lazım, politik melodram adlı bir de tür üretmiş. Her baba yiğidin harcı değildir böyle şeyler!
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
İçimdeki Yangın (Incendies)
Yönetmen: Dennis Villeneuve
Oyuncular: Lubna Azabal, Mélissa Désormeaux-Poulin, Maxim Gaudette, Rémy Girard, Abdelghafour Elaaziz
Süre: 130 dk.
Yapım Yılı: 2010
ÜÇÜNCÜ BOYUTTA MODERN SANAT RESİTALİ
Modern dansın ve Alman dans tiyatrosunun devrimci figürü Pina Bausch, 1960’ların sonundan itibaren ‘modern sanat’ güdüsünün devreye girmesiyle Andy Warhol’vari bir işlev görmüştür. Belgeselleriyle de tanınan Wim Wenders ise burada 2009’da vefat eden bu figürleşmiş ismin; akılda kalan koreografilerini ve tablo kıvamındaki dans resitallerini bir dans belgeselinde canlandırıyor. Aslında kimi ara yorumlar ve geçmişten görüntüler içerse de bu eser, pasif kalan izleyiciyi tiyatro sahnesinde aktif hale getirme sevdalısı bir üç boyutlu proje olarak tasarlanmış. Bu bağlamda da Wenders’in “Pina 3D” ile üstadın şanına yaraşır bir miras filmi kotardığını söyleyebiliriz. Bausch’un uygarlık karşıtı bütün temaları da bu toplama zekice yerleştirilmiş.
Aslında müzikal tarihine bakınca ‘step dansı’ odaklı stage-musical alt türünün 1930’larda doğan bir alan olduğunu görebiliriz. Ancak 70’lerden sonra Carlos Saura’nın tutkusu ve kimi Hollywood yapımıyla birlikte ‘dans filmi’ konsepti, bir formül olarak sinemada işlev görmeye başladı. “Pina 3D” (“Pina”, 2011) da ‘dans belgeseli’ olma sevdasıyla bu eğilimin son temsilcilerinden.
Uygarlaşma eleştirisi yapan bir dans koreografileri bütünü
Yeni Alman Sineması ekolünün en özlü isimlerinden, minimalist stili kavrayan yapıtlarıyla bilinen Wim Wenders, son 25 senedir ‘belgeleme’ sevdasıyla yanıp tutuşan bir şahıs. Bu dönemden de daha çok “Buena Vista Social Club” (1999) ile hatırlanıyor. Burada ise Pina Bausch üzerine müzikli ve danslı bir belgesel üretmiş.
Bu noktada yönetmenin ilk döneminin ezici üstünlüğünü düşünerek korkup geri çekilmemiz muhtemel olsa da Bausch’un modern dans sanatında bıraktığı Godardiyen etkinin filmin ruhuna sindiğini söylemeliyiz. Zira üç boyutlu formatta HD ile çekilen bu eserin; izleyiciyi aktif duruma getirdiği sahne üzerindeki koreografiler ve Almanya’nın çeşitli yerlerinde dış mekanda üretilmiş sekanslar ile kare kare örüldüğü apaçık ortada. Nihai sonuçta dansa sınıf atlatan Pina Bausch’un ‘Dans Et Dans Et Yoksa Yok Olup Gideceğiz’ tümcesinin ışığında uygarlaşma eleştirisi yapan bir dans koreografileri bütünü izliyoruz burada.
Dans sanatını derinlikli hale getiren önemli bir figüre saygı duruşu
Genelde dans performanslarından alışık olduğumuz; koreografilerden ve müziğin kullanımından yükselen anlar yaratmalarıdır. Ancak Bausch, bu durumu arka plana dokuduğu resim tablosu kıvamındaki detay bütünlüğü ve onun devamında gelen hafif dışavurumcu karakter portrelemeleriyle bütünlüyor. Bu da Wenders’i; bir fabrikanın önünde, bir trenin yanında, bir kafede ve daha nice mekanda üstadın eserlerini yeniden canlandıran sahneler ya da koreografiler yaratırken detaycı bir çalışma yapmasını zorunlu kılmış.
Girişin tiyatro sahnesinde arka planda duran perdede Pina’nın görüntüleri ile açılıp kapanışın da öyle yapılması ise bizim üçüncü boyuttaki yolculuğumuzu daha işlevsel hale getiriyor. Zira Pina’nın kendi lafları, onu oynayan kadın karakter, 60’lı-70’li yıllardan gerçek sahne şovu görüntüleri, dans koreografilerinin tasarlanışıyla ilgili yorumlar ve kısa röportajlar ile şekillenen bir bütünü var eldeki toplamın.
Wenders’in sinema karakterinin artık belgeselde daha aktif olduğunu ispatlıyor
“Pina 3D” de sanki daha çok Bausch’un ruhuna uygun bir müzik ve dans şöleni sunmak için tasarlanmış. Bu da buradaki modern sanat ürünü parçalarının, kimi yönetmenin video-art çalışmasından öteye gidemeyerek deneysele kaydığı eserlerinden daha işlevsel bir toplama malzeme olmasını sağlamış.
Wenders’in filmografisi açısından baktığımızdaysa, 70’lerdeki siyah-beyaz ve 80’lerdeki renkli sinemanın içinde oturttuğu çığır açıcı kurmaca karakterini son 20 yılda belgeselde sergilediğini ispatlayan bir eser bu. Zira yönetmenin 1990’dan bugüne uzanan dönemindeki kurmaca eserlerden sadece “Sırlar Oteli” (“Million Dollar Hotel”, 2000) ve “Kapımı Çalma Sakın”ı (“Don’t Come Knocking”, 2005) övgüyle anabiliyoruz.
FİLMİN NOTU: 6
Künye:
Pina 3D (Pina)
Yönetmen: Wim Wenders
Oyuncular: Regina Advento, Malou Airaudo, Ruth Amarante, Pina Bausch, Rainer Behr, Andrey Berezin
Süre: 106 dk.
Yapım Yılı: 2011
KÜRESELLEŞMENİN ÇEKTİRDİKLERİ ÜZERİNE...
Annesini çok az gören, köyünde dedesi ve anneannesi ile kalan bir kız çocuğunun hikayesi, yapımcılığını Cem Yılmaz’ın üstlendiği “Zefir”. Kısa filmleriyle tanıdığımız Belma Baş ilk uzun metrajında ana öykü akışı, kamera kullanımı, çerçevelerin üç boyutlu düzenlemesi gibi şeyler konusunda şaşırtıcı derecede başarılı adımlar atmış. Ancak İran ve Uzakdoğu sineması hayranı olduğu için soyut evrenini somuta ve doğa görüntülerine teslim edince ikinci yarıda düşüşe geçiyor maalesef. Yine de ‘kürelleşme sorunu’nu ele alan bu yapıtı, ilk film olarak takdir etmek boynumuzun borcu…
“Zefir”in yedi ay önce dünya prömiyerinde izleyip yazdığım yazısına ulaşmak için şu linke tıklayabilirsiniz:
Yazıya ulaşmak için tıklayınız...FİLMİN NOTU: 4.4
Künye:
Zefir
Yönetmen: Belma Baş
Oyuncular: Şeyma Uzunlar, Vahide Gördüm, Sevinç Baş, O. Rüştü Baş, Fatma Uzunlar, Harun Uzunlar
Süre: 93 dk.
Yıl: 2010
HOLLYWOOD’DA BİR DEVİR DAHA KAPANIYOR
70’lerde Hollywood’a ‘bayağı’ efektlerle giriş yaptığı için ciddiye alınmayan çizgi roman uyarlamaları (ya da fantastik), son 10 yılda gelişen teknoloji ve “Yüzüklerin Efendisi”nin katkısıyla A sınıfına transfer oldu. Ancak son üç-dört yıldır bu alandaki eserler bekledikleri gelirleri elde edememeye başladı. “Thor” da bu düşüşün son ve en kilit meyvesi olarak görülebilir. Shakespeare uyarlamalarının tiyatroya hakim entelektüel yönetmeni adı altında anılan Kenneth Branagh, burada neredeyse tamamı uzayda geçen bir ‘uzay operası’ denemesine el atmış. Böyle olunca da arka plandaki ucuz efektler, didaktik diyaloglar, 80’lerden kalma yenilmez-yakışıklı kahraman ve daha nicesinin katkısıyla bir bayağılık şölenine dönüşmüş bu eser. Böylelikle fantastikte son birkaç yılda artan B filmleri ya da çöp geleneğinin son halkası, 150 milyon dolarlık bir temsille karşımıza çıkmış. “Thor”, kanımca fantastiğin A sınıfından yeniden B tipine geçmesini sağlayan yapıt olarak anılacak önümüzdeki yıllarda. Bir devri sona erdirecek bu kapı da, fantastik filmlerin (yoğunluklu olarak çizgi roman uyarlamalarının) bir süre bu ayarda örnekler verdikten sonra, 2020’den itibaren “Başlangıç”, “Avatar” ya da “Kara Şövalye” gibi gişe şampiyonlarının çağının başlamasına yol açacaktır.
“Thor”un dün yazdığım yazısına ulaşmak için şu linke tıklayabilirsiniz:
Yazıya ulaşmak için tıklayınız...FİLMİN NOTU: 3.6
Künye:
Thor
Yönetmen: Kenneth Branagh
Oyuncular: Chris Hemsworth, Anthony Hopkins, Natalie Portman, Kat Dennings, Michael Clarke Duncan, Jeremy Renner
Süre: 114 Dk.
Yapım Yılı: 2011
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
72. Koğuş: 3
Arı Kovanına Çomak Sokan Kız (Luftslottet som sprängdes / The Girl Who Kicked The Hornet’s Nest): 4
Aşk Tesadüfleri Sever: 5.4
Aşkın Büyüsü (Water for Elephants): 2.7
Atlıkarınca: 6
Ayin (The Rite): 2.4
Bağlanmak Yok (No Strings Attached): 3.9
Ben Dört Numara (I Am Number Four): 2.1
Benim Hikayem (Barney’s Version): 4
Bir Avuç Deniz: 4
Bizim Büyük Çaresizliğimiz: 4
Çalgı Çengi: 0.5
Çığlık 4 (Scream 4): 7.8
Çınar Ağacı: 2.4
Daha İyi Bir Dünyada (Hævnen / In a Better World): 5.3
Dört Aslan (Four Lions): 2
Dünya İstilası: Los Angeles Savaşı (Battle: Los Angeles): 3.4
Gerçeğin Parçaları (Winter’s Bone): 3
Gölgeler ve Suretler: 4
Güneşin Karanlığında (The Lincoln Lawyer): 3.9
Hayatım Yalan! (Just Go With It): 5.4
Her Şey Güzel Olacak (Alting bliver godt igen): 5
İçimdeki Sessiz Nehir: 2
İki Kadın, Bir Erkek (The Kids are All Right): 6
İntikam Yolu (Drive Angry 3D): 4
İncir Reçeli: 4.9
İstila (Monsters): 7.5
Kader Ajanları (The Adjustment Bureau): 5.5
Kan Kokusu (Somos lo que hay / We Are What We Are): 5.2
Kaybedenler Kulübü: 6.3
Kayıp Özgürlük: 1.8
Kız ve Kurt (Red Riding Hood): 6.2
Kir (Qirej): 0.9
Kimliksiz (Unknown): 5.5
Kolpaçino: Bomba: 3.8
Limit Yok (Limitless): 6
Londra Bulvarı (London Boulevard): 5.4
Megazeka (Megamind): 5.3
Mutluluğun Peşinde (Rabbit Hole): 4
Press: 0.8
Rango: 5.4
Rio: 5.2
Saklı Hayatlar: 3
Sevimli Hayvanlar (Konferenz der Tiere / Animals United): 5
Siyah Kuğu (Black Swan): 9
Sokak Dansı 3D (Step Up 3D): 4.5
Son Gece (Last Night): 3.8
Sucker Punch: 7.1
Ya Sonra: 1.2
Yaşam Şifresi (Source Code): 4.4
Yürüyüş (Meş): 4
Zoraki Kral (The King’s Speech): 6.5
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com