
Bana 'öteki'nin tanımını yap baba
17 HAZİRAN FİLMLERİ
“Super 8” isminden başlayarak ‘Lost’ serisinin yaratıcısı J.J. Abrams’ın ticari zihninden çıkmış bir pazarlama ürünü denebilir. İlginçtir filmin yapımcısı Spielberg, B sınıfını A tipine sokma ya da perdede görmediğimiz şeyleri capcanlı karşımıza çıkarma düşünü son 10 yılda “Dünyalar Savaşı” ve “Transformers”la gerçekleştirmişti. Alana ve anlayışa değişim geçirten bu eserler mevcutken “Super 8”, Soğuk Savaş ya da Vietnam Savaşı sonrası dönemden seslenmeyi tercih etmiş. ‘Dostane uzaylı canavar istilası filmi’ olarak sınıflandırılması doğru olabilir aslında filmin. Ancak bunu didaktik, tutucu, çocuksu ve milliyetçi bir noktaya taşırken yüklendiği malzemelerin yaratıcılıktan yoksun seyretmesi, isminin arkasındaki iddiayı ancak iki görkemli sahneyle ‘Universal Studios’da bir tema parkı çıkartır’ noktasında işlevsel hale getirmiş. Böylece oyun hamuru kıvamındaki ve ‘baba bana oyuncak al!’ motivasyonlu “Super 8”, sadece 60’ların sonunda çekilseymiş hakkında olumlu şeyler söyleyebileceğimiz demode bir eser olmaktan kurtulamamış.
Bilimkurgu kendini bildi bileli ‘dost uzaylı’ figürü ile çokça uğraşmıştır. Bu konuda “Uçan Dairenin Esrarı”ndaki (“The Day The Earth Stood Still”, 1951) Michael Rennie’nin Klaatu tiplemesi klasikleşmiştir aslında. Ancak bu eğilimin, 1977’de üretilen “Tehlikeli İlişkiler” (“Close Encounters of the Third Kind”) sonrasında ‘geniş kitlelerin duygu yumağı’ haline geldiği su götürmez bir gerçek.
Tutucu ve didaktik aile filmi iskeletini andıran eğilimin etkisi çoktan geçti
O eserin Spielberg’İN katkısıyla tutucu, ağlamaklı ve özdeşleştirici etkisi, elbette ‘müzikle bile anlaştık onlarla!’ gibi döneme göre fazlaca gerçeküstü bir şeyden kaynaklanıyordu. Devir geçti, “E.T.” (“E.T.: The Extra-Terrestrial”, 1982), “Short Circuit” (1986) gibi ona atıfta bulunan eserler ortaya çıktı. Tutucu ve didaktik aile filmlerinin bir kademe üstü olan bu yapı efektlerle çekici hale getirildi. Hatta ‘perdede görmeyi düşlediğimiz şeyler’ fazlasıyla ‘gerçek’ oldu. Zaten yönetmenin yola çıkarken esaslı amacı da bu duyguyu yaşatmaktı işin doğrusu.
Ancak ne hikmetse takvimlerimiz 2011’i gösterirken Spielberg, bu sefer yapımcılık koltuğuna oturup 1979’da geçen “Super 8” için ‘süper tüccar’ etiketiyle nam salan J.J. Abrams’ın arkasına kurulmuş. İlginçtir 2005’de yönetmen “Dünyalar Savaşı” (“War of the Worlds”) gibi Soğuk Savaş döneminin uzaylı istilası filmlerinden birini yeniden çevirerek, ‘B tipini A sınıfına transfer etme’ anlayışını Post-Irak dönemine de uyarlamıştı. Hatta bu ‘nostaljik’ dokunuşu yapmakla kalmadı. 2007’de yapımcılık kisvesiyle, şimdilerde üç filmlik bir seriye dönüşen ‘Transformers’ı ‘A tipi robotların istilası’ gibi devrimci bir mantığın uzantısı olarak devreye sokan da ta kendisiydi.
Spielberg ‘Transformers’ ile söz hakkını kullanmamış mıydı?
O zaman bu noktada “Super 8”in üretilmesi için tek bir aygıt kalıyor. O da yeni bir marka ya da ticari ürün üretme sevdası olmalı. Zira Spielberg, ‘Jurassic Park’ ve ‘Transformers’ı bir kenara bırakırsak böylesi halka kazandırılmış bir pazar objesi vermiş değil son 20 yılda. Daha çok kendi yağında kavrulup mütevazı ve dingin projeler üretiyor. Oscar peşinde koşuyor veya farklı türleri deniyor.
İşin trajik tarafı “Super 8”, ne ‘Transformers’ serisinin ‘perdede görmek istediğimiz şeyler!’ ihtişamının yanında yer alabiliyor ne de “Dünyalar Savaşı”nın yeniden çevriminin yönetmenlik güdüsüne yakın durabiliyor. Aksine “Yaratık”ın (“Alien”, 1979) bile 15 yıl öncesine giderek bir Soğuk Savaş sonrası paranoyası olmaya çalışıyor. Adeta Japonların ‘Godzilla’ serisinin uzaylı istilası versiyonuna dönüşüyor.
Günümüz çocukları için üretilmiş yeni bir “E.T.” ya da “Tehlikeli İlişkiler”
Bu gayesi doğrultusunda da ‘çocukların gözünden ötekiler’ güdüsüne yaslanarak bilimkurgunun o önemsenmediği çağa geri dönüş yapıyor. Bunu nasıl, neden ve ne sebeple uyguladığını sorduğumuzda karşımıza çıkan ilk cevap ‘Lost’ serisini markalaştıran, ‘Star Trek’in yeni perde serüvenini başlatan ve ‘Cloverfield’ı figürleştiren J.J. Abrams’ın ticari zihni oluyor elbette. Zira “Super 8”, günümüz çocukları için üretilmiş yeni bir “E.T.” ya da “Tehlikeli İlişkiler” olarak anılabilir.
Aslında bu durumu bir yere kadar sindirebiliriz. Eğer son 10 senede ‘yaratık’ efektlerini gerçekçi hale getiren, uzaylıları içimizden biri gibi kullanan, iyi-kötü mücadelesini yıkan ve tarafları değiştiren alt tür örnekleri verilmeseydi kabullenebilirdik. Hadi onu bıraktık en azından “Tehlikeli İlişkiler” gibi yaratıcı bir ‘mavi ışın’, ‘görünmezlik’ ve ‘göstermeme’ zekası taşınabilirdi. Bu cümlenin karşılığını aradığımızda da ‘beyaz bir küp’e takılmış onun peşinde koşturan oyun hamuru kıvamında bir film izliyoruz. O güdü ise sadece filmin tamamına sinmiş ortadan geçen mavi saydam ışık ile temsil ediliyor. Canavarın girişi de bu doğrultuda olunca göndermeler skalasının en bariz yerine oturuyor. Yani bir ‘usta’sına saygı durumundan bahsedebiliriz.
Seyirciyi ‘çocuk’luğuna götürüp beyin yıkamak için zemin hazırlıyor
Ancak Abrams, burada Alice (Elle Fanning) ve Joe’nun (Joel Courtney) sevmedikleri babalarını neredeyse çizgi film kötüsü gibi çizerek onların ‘canavar’ ile mücadelesini bu iletişimsizliğe bağlamayı seçmiş. Anlayacağınız karton çocuk-olgun ayrımında çocuk tarafına geçmemiz isteniyor. Bu da şaşırtıcı değil. Zaten Joe’nun annesinin mezarını ziyaret etmesi gibi duygu patlaması yaşanan anlarda Michael Giacchino’nun ‘ultra-klasik’ sözsüz bestelerinin yükselmesini garip karşılamak yanlış olur.
Bu bağlamda bir ‘mağara peşinde çocuk macerası’ izliyoruz. Buna istinaden ‘Super 8’le zombi filmi çekme gibi bir yan hikayenin de Spielberg’in sinema zihninden çıktığı çok açık. Ancak filmin ‘Romero Kimyasal’ şirketinden tutun “Halloween” (1978) ve “Ölülerin Şafağı” (“Dawn of the Dead”, 1978) gibi göndermelere uzanan oluşumu, sanki bu alandan bihaber Abrams’ın ürünüymüş gibi duruyor. Sonda ortaya çıkan ‘Dava’ (The Case) adlı 8 mm ile çekilmiş kısa film ise eğlenceli kabul edelim. Bu sebeple kapanış jeneriğini izlemenizi öneririz.
Ancak onun dışında geriye kalan çok fazla bir şey yok gibi. Çocukların gözünden olaylara bakıp, neredeyse ‘askeri darbe’ye varan bir toplumsal motivasyon üretilmesi milliyetçi bir güdü salgılıyor. Küçük yaşta bir ‘beyin yıkama’ durumu söz konusu anlayacağınız. Yani ana karakterlerin olgun olmaması aslında dezavantaj olarak yansımış “Super 8”in yapısına.
Universal Studios veya Disney World’de bir tema parkı açılması için üretildiği çok açık
Bunun devamı ise “Canavar”dan (“Cloverfield”, 2008) kopup gelmiş bir ‘canavar figürü’, onun izinde kurulmuş araştırma dokusu, Obama’nın Ortadoğu ile yakın ilişkisini sorgulamaya yarayan bir siyahi adam ve beyaz küplerle devrialemden ötesi değil. Zaten Abrams’ın da bu filmi sanki Universal Studios veya Disney World’de bir tema parkı açıp para kazanmak için ürettiği gibi bir izlenim almak mümkün.
Zira başlardaki tren kazası sahnesi ile sonlardaki mağaraya giriş sahnesinin gerçek anlamda böylesi bir işleve soyunmak için yapıtın zirve yapan bölümlerine yerleştirildiklerini görebiliyoruz. Bir anda ‘kapalı set’ halini alan filmin, bu noktada görkemli, bol patlamalı ve tansiyonu yüksek bir efekt şovuna dönüştüğü görülebiliyor. Universal Studios’da bir aralar var olan ‘King Kong’ ve ‘Deprem’ (‘Earthquake’) parklarının yerini alabilir “Super 8” markalaşma amacına ulaşabilirse. Ki 45 milyon dolarlık düşük bütçesi ve döndürdüğü reklam kampanyalarıyla bu gayesini karşılayacağına şüphe yok.
Demode olmaktan mutlu
Yoksa iki saate yakın süreyi babasıyla ilişkisi kötü olan ama ölen annesini çok seven bir çocuğun ve onun sorunlu babasıyla sıkıntı yaşayan kız arkadaşının izinde izlemenin başka sebebi olamaz. İşin garibi de ‘saklı videodaki detay’dan çıkan gizem ve tempo ağırlaştırma gibi çağ dışı metotların aynen 1960’lardaki gibi işlemesi.
“Super 8”in Soğuk Savaş sonrası dönemde kalıp demode kalmayı istermiş gibi bir hali var. Çocuk-uzaylı ilişkisinde bu konuya parmak basarken, ‘öteki’lere destek çıkan ‘Obama’yı öldürün!’ tavırlı politik mesajı da garip bir liberal bakış içeriyor. Adeta propagandasal veya kin dolu bir iskelete hapsolmasını sağlıyor filmin.
Abrams için ‘yönetmen’ demek yanlış olur
Markalaşma ihtimaline yakın isminden başlayarak ‘King Kong’, ‘Jurassic Park’, ‘Jaws’ gibi eserlerle aynı kaderi paylaşması ihtimaller dahilinde bu Abrams filminin. Keşke oyun hamuru kıvamında ve yaratıcılıktan uzak efektler ya da detaylarla yol almasaydı “Super 8”.
Ancak o zaman da J.J. Abrams’ın yönetmenlik sanatına hakim bir isimden ziyade bir tüccar olduğu görüşü ortaya çıkmazdı. Zira burada 8, 16 ve 35 mm görüntülerden hafif grenli ve eskimiş bir doku aksa da, sanki o ilk sekanstaki “Tren’in Gara Girişi” (“Arrivée d'un train à Perrache”, 1896) göndermesinden başlayarak planlı bir pazarlama ürünü çıkarmak için üretim yapıldığı çok açık. Anlayacağınız Abrams, üçüncü sinema filminde hala büyük perdede şart olan ‘yönetmenlik sanatı’nı icra etmekten aciz.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Super 8
Yönetmen: J.J. Abrams
Oyuncular: Joel Courtney, Elle Fanning, Jakob Miller, Andrew Miller, Zach Mills, Ryan Lee, Kyle Chandler, Ron Eldard
Süre: 112 dk.
Yapım Yılı: 2011
GERÇEKTEN ‘MUTLU’ MUYUZ?
İlişki filmlerinin içinde çok fazla görmediğimiz ‘eş değiştirme’ kavramını devreye sokan “Mutlu Azınlık”, akla Fransız sinemasının altın dönemini getiren çığır açıcı bir esere dönüşüyor. Bu noktada da meseleye ahlaki, sosyolojik ve felsefi yoğunluğu yüksek, seks sahnelerinden güç alan ve cinsel tabuları zorlayan derin bakışıyla dikkat çekiyor. Yönetmen Anthony Cordier soruyor: ‘Hepimiz dürtülerimizi içimize bastırırken ya da kurallara uyarken gerçekten de mutlu muyuz? Sistemin parçası mıyız, yoksa rol mü yapıyoruz?’ 1950’lerde ülkede Roger Vadim’in aşıladığı ve Yeni Dalga akımına doğrudan tesir eden ‘cinsel cüretkarlık’ı akla getiren yapıt, şüphesiz son 10 yılın en iyi Fransız filmlerinden biri.
2005’de çektiği “Soğuk Duş” (“Douches Froides”) ile aslında ‘ilişki’ meselesine kafayı taktığını kanıtlamıştı Anthony Cordier. Ancak o eserin üçlü ilişki filmi formülünün içinde yaptıkları çok da akılda kalıcı değildi. Sadece cesareti, ahlaki incelemeleri ve el kamerası kullanımı zihinlerde yer etti işin doğrusu. “Mutlu Azınlık” (“Happy Few”, 2010) ise seks oyunları ya da cinsel fantezilerin içimizde saklı bir ‘mutluluk muskası motivasyonu’ olduğunu iddia eden temasal bütünlüğüyle, ‘ilişkilerde eş değiştirme’ kavramının üzerine giden bir yapıt.
Fransız Yeni Dalgası’nın cinsellikle ilgili ahlaki sorgulamalarını akla getiriyor
Belli ki Cordier, aradaki beş senede sinemada nelerin yapılmadığını ve nasıl çığır açabileceğini iyi incelemiş. Projesini de buna göre planlamış. Zira belki son 20 senede Jean-Claude Brisseau, Catherine Corsini, Cédric Kahn, Diane Kurys gibi alanın içinde faaliyet göstererek 60’ların Fransız Yeni Dalgası’nın ahlaki, tabusal ve sansür konusuyla ilgili sorgulamalarını akla getiren eserler veren yönetmenler var. Ancak Cordier’nin yaptığı onların da ötesinde bir noktada konuşlanmış.
“Mutlu Azınlık”, belki de ‘cinsel fantezi filmi’ diye bir alt tür varsa, onun ‘eş değiştirme’ formülünü kullanan bir eser. Sözünü ettiğimiz alan, ahlaki açıdan çok fazla tepki çekebileceği için sinemada az değerlendirilmiş bir alan. Devreye sokulunca ise ancak Mike Nichols’ın “İlk Defa”sı (“Carnal Knowledge”, 1971) ve Fransız filmi “Mutluluğun Resmi” (“Peindre ou faire l’amour”, 2005) gibi ‘seks dozajı düşürülmüş’ halde diyalog ve dramatik atmosferle öne çıkarıldığını görürüz bunun.
Roger Vadim’den feyz almış, “Çarpışma” kadar tartışmalı bir eser
İşte yönetmen, tam da bu durumu iyi etüd ederek yola çıkmış. Bu bağlamda Fransız Yeni Dalgası’nın öncülerinden Roger Vadim’in 1950’lerin son dilimindeki cinsel dozaj ile tepki çeken eserlerinden feyz almış gibi duruyor. Buna istinaden kendisini Christophe Honoré, Philippe Grandrieux, Arnaud Desplechin gibi 2000’lerin bu ekolü benimseyen isimlerinin arasına dahil edebiliriz. Ancak ya Louis Malle, ya Eric Rohmer ya da Roger Vadim ile aynı cümle içinde anılmalı Cordier.
Zira “Mutlu Azınlık”, birbirleriyle arkadaşlık bağları olan iki çiftin bir anda ‘eş değiştirme’ kavramıyla cinsel hayatlarını renklendirmelerini ele alıyor. Yani Rachel, Teri’nin eşi Vincent ile, Teri de Rachel’ın eşi Franck ile yasak ilişki yaşamaya başlıyor. Bunlar son derece bilinçli bir şekilde yapılırken evliliğin getirdiği durağanlığın fantezi ve heyecan ihtiyacı olarak yansıtılıyor. Bunun paralelinde açılınan noktaların fantezisel boyutlara gitmesi ve cinsel dilin çokça kullanılması, bir bakıma David Cronenberg’in “Çarpışma”sı (“Crash”, 1996) kadar tartışmalı bir bütün çıkarıyor karşımıza.
Aşk filmlerinin ‘duygusal bağ’ı burada ‘cinsel-tutkusal bağ’a dönüştürülmüş
Ancak Cordier’nin esas amacı, filmin ilk 10 dakikasını alışveriş yapmak ve geceleri görüşmek gibi ‘normal şeyler’ ile geçiren bu dört arkadaşın ‘mutlu’ hayatının arkasında yatan gerçeklere odaklanmak. Aslında çocukları da olan bu karakterlerin herhangi bir sıkıntısı yok. Cinsel hayatları gayet normal ve işliyor. Ancak esas sıkıntı rahatlığın fazlaca batıp evliliğin onları rahatsız etmesi ya da cinsel arzuların harekete geçmesi noktasında başlıyor. Yani aşk filmlerinin ‘duygusal bağ’ı burada ‘tutkusal bağ’a transfer oluyor.
Bu bağlamda yönetmenin seks ile ilgili diyaloglarla ‘erken boşalma’, ‘tutku kat sayısı’, ‘konuşarak heyecanlanma’ gibi yan motiflere açıldığı anlar da cesur bir yol açıyor aslında filmin dramatik yapısında. Nihai sonuçta ise bu kavramsal bütünlükle ilgili fazlaca iddialı seks sahnesi izliyoruz. Bunların hepsi de Vincent’ın geç boşalma, Rachel’ın iki kişiye aşık olma, Teri’nin tutkusal bağ kurma, Franck’in ise eşinin sevgisiyle bu işe girmekten rahatsız olma gibi sorunlarıyla belli alt metinler açmaya yarıyor.
Eş değiştirme meselesiyle ilgili sorduğu sorular ve gittiği noktalar ilgi çekici
Bu bağlamda ‘her cinsel fantezinin bir sonu’ vardır diye düşününce de aslında filmin ‘dörtlü ilişki’ adına iddialı bir nokta koyduğunu söyleyebiliriz. Cordier’nin amacı da zaten ‘un’ metaforunu kullanarak bu karakterlerin ‘pürüpak’ hayatlarının yansımalarının işlev vermesini ve adeta teneffüs etmesini; çıplak vücutlara ve ahlaki yozlaşmaya transfer etmek.
Filmi bağlarken de aslında soruyor: ‘Hepimiz mutlu olmaktan korkuyor muyuz ya da mutlu gibi mi davranıyoruz? Yani sistemin dayatmalarıyla mı yaşıyoruz, yoksa istediğimiz gibi mi?’ Zaten filmin orijinal isminin anlamı ‘Mutlu Azınlık’ da buradaki dört kişinin yaşadıklarını ‘toplumsal yabancılaşmışlık’ ile temsil eder hale geliyor.
Fransız sinemasında 60’larda Vadim’in bıraktığı etkiyi yaratabilir
Böylece ‘ilişki filmi’nin kalıtımsal ve formülsel sürecine bir katkı yapıyor eldeki yapıt. Korku filmlerinde nasıl ‘mutlu olmaktan korkma’ görüşü bir katil motivasyonuna dönüşüyorsa, burada da bir tutku izleğine transfer oluyor. Cordier de sevgi dolu seksi de, tutkulu seksi de, zoraki seksi de anlatma konusunda bir hayli başarılı. El kamerasının sallantısını fazlaca hissettirdiği açılış sekansında ‘mutluluk’u öne çıkarmasının ardından onu aza indirgeyip sıçramalı kurgu ve dengeli genel-yakın plan geçişlerine başvurmuş. Bu noktada da evliliklerin çatıları üzerinden çarpıcı temalara uzanmış.
“Mutlu Azınlık”, yeni Fransız sinemasında Roger Vadim’vari bir etki yaratırsa şaşırmamak lazım. Zira Cordier’nin burada yaptıklarını en cesur ve sürekli şekilde perdeye taşıyan sadece Jean-Claude Brisseau var. O da cinselliği fantezi aracı olarak kullanıp hafif teatral durarak kendi dünyasında bir şeyler yaratma peşinde tıkanıp kalıyor genelde.
Cordier’nin ise Bigas Luna kadar cesur-somut seks sahneleri ve seks dili ile sonuç alması şaşırtıcı. Bazı sinema yönetmenlerini ‘mutlu’ bırakacağı ve özendireceği kesin. Zira izleyici, buradaki mesele üzerine “Comfort of Strangers” (1990) gibi Paul Schrader imzalı tutucu filmler üretilmesine alışıkken, “Mutlu Azınlık”ın yaptığı gerçek bir devrim!
FİLMİN NOTU: 8
Künye:
Mutlu Azınlık (Happy Few)
Yönetmen: Anthony Cordier
Oyuncular: Marina Fois, Elodie Bouchez, Roschdy Zem, Nicolas Duvauchelle, Ilona Caly, Ferdinand Ledoux, Naomi Ferreira
Süre: 103 dk.
Yapım Yılı: 2010
TOROSLAR’DAN YÜKSELEN TOPLUMSAL ACI
Toros Dağları’nda, ABD’nin İncirlik Üssü’nü yakınlarında bir köyün hikayesi esasen. Ancak “Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile”nin dramatik yapısı; öylesine politik ve incelikli noktalara varıyor ki, genç bir yeteneğin doğuşunu derinden hissedebiliyorsunuz. Hatice Yakar, teknoloji ve emperyalizm karşıtı natüralist bir eserle çıkagelerek günümüz toplumuyla ilgili sorunlarını bir ‘insan hikayesi’ üzerinden sinemalaştırmış. “Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile”, köy filmi konseptinin içinde yaptıklarıyla dikkate değer bir çalışma.
Hatice Yakar ilk filminde bir coğrafyanın analizini yapmayı başarırken samimi duruşuyla dikkat çekiyor. Minimaliste yakın dengeli kamerası ve sessiz dünyasıyla, ABD üssü İncirlik’ten kalkan uçaklarla hasar gören insanları gözlemlemeyi becermiş. 1960’ları mesken tutan trajikomik hikayenin omurgasında bunun dengesini iyi ayarlarken, özellikle yaşlı karakterlerin ve genç tiplerin bölgeye uygun halleri dikkat çekici. “Vizontele”nin (2002) samimi dokusunu bir sanat filminin içinde görmek mümkün zira burada.
Emperyalist düzeni eleştiren bir toplumsal dram
Günümüzde Kürt filmleri revaçtayken Yakar, kendi yöresinden bir hikaye anlatmak için yola çıkmış. Bunu da dingin bir sinemayla “Benim ve Roz’un Sonbahar”ındaki (2009) Handan Öztürk örneğinde olduğu gibi belli ölçülerde başarıya ulaştırmış. Doğal renklerin hakimiyeti, kumun benzimizde kendini hissettirmesi ve dengeli kurgu tercihi ile bir şekilde meselesini seyirciye geçirmeyi beceriyor.
Finişteki mesajın rahat yaşamların sarsılması ve natüralist dünyanın teknoloji, savaş ve diğer kültürel aygıtlarla rahatsızlık yaşaması gibi İran sinemasından alışık olduğumuz bir noktaya bağlanması, sarsıcı bir tabandan seslenmesine yol açıyor filmin. Ancak oradaki gibi kişisel bir intikam ya da kin hissiyatıyla karşılaşmıyoruz. Aksine dramatik yapı çok boyutlu bir tabana açılmış temasal anlamda.
“Kar Beyaz”dan sonra bir evrensel köy filmi daha
Yakar, ilerleyen dönemde hikaye ve efektler üzerine daha fazla kafa yorup yönetmenlik stilini oturtursa can yakabileceği günleri görebilir. Zira burada bir yörenin psikolojik portresini çıkartma konusunda kültürel bir esere imza atmış.
Böylelikle dünya sinemasının ‘köy filmleri’ arasındaki yerini, ulusal olanın izini sürme becerisiyle alabilecek gibi gözüküyor “Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile”. Bu sezon “Kar Beyaz”dan sonra bir kez daha değişik ve amacına ulaşan bir formül filmi ile yüzleşmek ise sinemamızın kabuk değiştirdiğini kanıtlıyor.
FİLMİN NOTU: 4.9
Künye:
Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile
Yönetmen: Hatice Yakar
Oyuncular: Asiye Dinçsoy, Barış Koçak, Hatice Yalçın, Zeynep Öncü
Süre: 99 dk.
Yapım Yılı: 2010
KÜÇÜK BEYAZ AŞK HİKAYELERİ
Amerikan bağımsız sinemasında yıllardır Woody Allen’ın getirdiği ‘gramersiz samimi romantik-komediler’ düşüncesinden beslenen birçok yönetmen var. Josh Radnor da belli ki Edward Burns ile birlikte bu koldan beslenen en geleneksel temsilcilerden biri olacak. Zira “Mutluyum, Devam Et”, yönetmensiz, boş, dini açılımlı, inandırıcı diyaloglar içermeyen, New York’un entelektüel bölgesinden seslenen ve çok hikayeli bir romantik-komedi. Bu sebeple de ileride sadece Kate Mara ve Malin Akerman’ın filmografisinde yer almasıyla anılabilir.
Bağımsız sinemadan çıkmasına alışık olduğumuz romantik-komedilerin bir yenisi. Ancak bunların bir formülüne de ait olması sanki daha bir köşeye sıkışmasını sağlıyor “Mutluyum, Devam Et”in (“Happythankyoumoreplease”, 2010). Zira 70’lerin sonundan itibaren Woody Allen’ın eserlerinin etkisiyle ‘New York’un Lower East Side Bölgesi’nin sakinlerinin arasından sesleniyor bu aşk hikayeleri. ‘How I Met Your Mother’ın eğlenceli ama eblek adamı Josh Radnor da belli ki sözünü ettiğimiz eserlere hayran.
Son yıllarının ‘katıksız bağımsız’larının ‘amatör’ açmazına düşmüş
Ancak “Mutluyum, Devam Et”, dinsel motivasyonundan tutun görsel yapısına kadar acemi bir mumblecore estetiği ürünüymüş gibi duruyor. O da son beş senede artan ve ‘katıksız bağımsız’ güdüsünün izinde üretilen el kamerası odaklı amatör filmler anlamına geliyor, birkaç istisnayı saymazsak. Buradaki tek fark RED kamera ile 2.35:1 sinemaskop formatında görüntüler alınması. Fakat gelin görün ki film, bu görsel motivasyonu kaldırabilecek bir ekibe sahip değil.
Zira bağımsız filmlerde tecrübeli Seamus Tierney’nin sinematografik beceriksizliği ya da acemiliği eserin ruhuna sinmiş. Bu da aslında Josh Radnor’ın yönetmenlik de yapmaya çalışırken belli ki sahneleri çekerken sıkılmış olmasından kaynaklanıyor. Çünkü burada oyuncu ve diyalog odaklı bir bütün mevcut. Ancak bunu kaldıracak bir yönetmenlik göremiyoruz. Aynen Woody Allen örneğinde olduğu gibi görsellikten ziyade dramatik yapıyı öne çıkartma sevdasında ilerleyen ve sinemayı umursamayan bir görüş izliyoruz.
New York’un entelektüel kesminden hikaye anlatmak sanat mıdır?
Bu da elimize dizi görüntüsünden başka bir şey vermiyor. Zira yerine göre sallanan el kamerası veya kaydırmalı planlar var burada. Ancak sinema filmi için gereken tonlama meselesinden bihaber bir yönetmenle yüzleşiyoruz. Ne bir oyuncunun duruma ayak uydurup etkileşime girmesi, ne de müzik veya müziksizliğin anlam kazandığı bir bütünle yüzleşiyoruz zira. Lafın özü yönetmenliğin ne olduğunu bilmeyen bir zihnin ürünü “Mutluyum, Devam Et”.
Aslında bunun sebebi son yıllarda artan ‘New York’un entelektüel kesminden hikaye anlatırsak sanat olur’ cümlesiyle özetlenebilecek basit görüşün 2010 temsilcisi olma arzusu bu eserin. Zira bu noktada oyuncular da kendi başlarına idare etseler de ilkokul üçüncü sınıf seviyesini aşamayan cinsel dozaj, araya sürekli alakasız tema sıkıştırıp dağınık yapıya alan açan yan öğeler, niye çirkinleştirildiği belli olmayan bir kadın ve daha nice öğe sayesinde aslında olgunlara uygun bir ilişki filmine dahi dönüşemiyor eldeki yapıt.
Tek dişe dokunur tarafı Kate Mara ve Malin Akerman
“Mutluyum, Devam Et”, çok hikayeli ve boş bir romantik-komedinin ötesinde değil. Üç küçük aşk hikayesini beyaz yalanlarla yürüten, bunların ‘gecelik ilişki’, ‘gitmeyen ilişki’ ve ‘uzun süreli ilişki’ olarak belirip sadece bilindik şablonlara uydurulmasını sağlamış. Böylelikle dramatik yapısının birkaç derinliksiz cümleye hapsolmasından kurtulamamış. Ancak bunu da daha iyi anlatan yönetmenler var. Rodan, aynen Edward Burns gibi sinemasız ama samimi duran, bağımsız romantik filmlerden birine imza atmış. Ancak onun gibi orta malı olması ihtimaller dahilinde böyle devam ederse.
Filmin tek çekici tarafı “Şıpsevdi” (“The Heartbreak Kid”, 2007) ile çıkış yapan Malin Akerman ile “Sibirya Ekspresi” (“Transsiberian”, 2008) ile yükselişe geçmesi beklenen Kate Mara’nın yeteneksel ve fiziksel ağırlıklarını hissettirmeleri. Zira kastın diğer üyeleri için oyuncu demeye bin şahit ister.
FİLMİN NOTU: 2.9
Künye:
Mutluyum, Devam Et (Happythankyoumoreplease)
Yönetmen: Josh Radnor
Oyuncular: Josh Radnor, Kate Mara, Malin Akerman, Zoe Kazan, Michael Algieri, Tony Hale
Süre: 97 dk.
Yapım Yılı: 2010
ÇIĞIRAN KIZLAR KOROSU
‘Harry Potter’ın algısıyla üreyen fantastik aile filmlerinin bir yenisi olarak anılabilir. Ancak bu alana mensup ‘Nanny McPhee’ gibi Ealing komedilerinden kaynağını alsa da Rupert Everett ile Colin Firth’ün kılık değiştirerek kendilerini hırpalamaları bile, burada ciyak ciyak bağıran lise kızların ucuzluğunu yıkmaya yetmiyor. İlki 2007’de çekilmesine karşın bizde vizyona girmeyen ‘St Trinian’s’ serisinin ikinci ayağı “Kayıp Hazine”, belli ki video raflarında unutulmaya yüz tutmuş bir yerde kült kitlesini bekleyecek. Hikayesiz, karaktersiz ve kaba komedi parçalarından oluşan dramatik yapının da başka bir sonucu olamaz zaten. Özellikle açılış sekansında ucuzluk patlaması yapan ‘eski çağlar’ görüntüsünü öneririz! O da devamında gelen ölçüsüz ses kirliliğiyle başınız şişmezse tabi!
Kaba, hafif gerçeküstücü ve maceralı bir gençlik komedisi tanımıyla anılabilir belki. Ancak “Kayıp Hazine” (“St. Trinian’s 2: The Legend of Fritton’s Gold”, 2009), belli ki sadece ilki 2007’de çekilen ve ABD ile İngiltere’de kült bir kitleye kavuşan bu serinin müdavimlerini göz önünde bulundurmuş. Bize ise kitsch sanat yönetimi, abartılı oyunculuklar, bağrışan kızlar ve gidip gelen kamera ile yüzleşmek kalıyor.
Birkaç çığlık, bir tutam baş ağrısı ve saldırgan tipler
Muhtemelen bundan 50 yıl sonra geriye dönüp izlenince ‘çöp bir fantastik gençlik komedisi’ tanımıyla anılabilir. Adını son 10 senede çektiği vodvil uyarlaması salon komedilerinden bildiğimiz Oliver Parker’ın ‘teatral’ ya da ‘eski duran’ eserlerine alışığız belki. Ancak burada Barnaby Thomspon’in, yani onun yapımcısının yardımcı yönetmenlik koltuğuna oturtmasıyla birlikte bu durum ‘acayip’ tanımını hak edecek bir noktaya ulaşmış.
Zira “Kayıp Hazine”yi izlerken birkaç çığlıkla sallanıp, bir tutam baş ağrısı çekip, devamında da üzerinize üzerinize gelen tipler görürseniz şaşırmayın. Çünkü film anca böyle bir etki yaratabiliyor. Dramatik yapısını hikayesiz bir şekilde, ‘hazine, kızlar, kılık değiştiren öğretmen, müzik’ gibi kavramları içeren sahnelerden oluşturan bir yapıt. Herhangi bir öykünün, karakterin, olay örgüsünün veya senaryonun mevcudiyetinden söz etmek, gerçek sinema filmlerine haksızlık yapmak olur.
‘Yüzüklerin Efendisi’ (‘Lord of the Rings’), “Şeytan” (“The Exorcist”, 1973), “Full Metal Jacket” (1987) gibi popüler eserlere yapılan göndermeler de aslında aynen ‘seksi teşhir malzemesi’ haline gelen kızlar ve Rupert Everett’ın ‘tek adamlık gösteri tribi’nde olduğu gibi bu çizgi filmler seviyesindeki tek boyutluluğun kurbanı. En azından birkaç karede yükselen gülme arzunuzun yerlebir olması ise zor değil.
Ealing komedisi geleneğinin kaba komediye meyletmiş hali
“Kayıp Hazine”yi çok uğraşırsak Ealing Stüdyoları’nda üretilen Ealing komedisi geleneğinin, yani Alec Guiness’e kadar giden ‘oyunculuk ve diyalog odaklı’ eğilimin ‘gençlik filmi’ temsilcisi olarak görebiliriz. Ancak burada Rupert Everett ile çok az gözüken Colin Firth dışında o güdüyü temsil eden başka bir şahsa rastlanmaması, durumu daha da vahim hale getiriyor. Everett ile Firth’ün kılık değiştirmeleri de ‘Romeo ve Jülyet’in cinsiyet değiştirmesi’ konulu bir kaba komedi esprisi ile tamamlanıyor.
Parker belli ki filmlerinin teatral ve yerel durduğunun farkına vardığı için komedi mantığını ‘gençlik’ aşısıyla taçlandırmak istemiş. Fakat bu sefer de kült bir esere imza atmış. Yani aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık durumu söz konusu.
Zira burada o kadar kaba bir komedi ürünü var ki, İngiliz izleyicisi dışında kimsenin adapte olma şansı yok “Kayıp Hazine”ye. Daha civcivli afişinden itibaren video raflarında ucuz zevki arayan kitleyi bekleyen bir film bu. Uyaralım, korsan gemisinin Londra sahillerindeki vukuatlarını veya girişte başka bir geminin içinde cereyan eden buharlı görüntüyü zihinlerden çıkarmak çok kolay değil!
FİLMİN NOTU: 1.2
Künye:
Kayıp Hazine (St. Trinian’s 2: The Legend of Fritton’s Gold)
Yönetmen: Oliver Parker, Barnaby Thompson
Oyuncular: Rupert Everett, Colin Firth, Talulah Riley, Jodie Whitaker, Juno Temple, Tamsin Egerton, David Tenant
Süre: 106 dk.
Yapım Yılı: 2009
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Ağır Abi: 0.8
Ateşli Oda (Habitación en Roma / Room in Rome): 7.9
Başka Bir Yerde (Somewhere): 8.2
Beastly: 5.2
Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go): 4.3
Çığlık 4 (Scream 4): 7.8
Dehşet Evi (Secuestrados / Kidnapped): 6.6
Devlerin Günahı (There Be Dragons): 3.5
Gönül Avcısı (L’Arnacoeur / Heartbreaker): 5.3
Gördüğüm En Güzel Kadın (La Prima Cosa Bella / The First Beautiful Thing): 5.5
Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha (The Hangover: Part II): 5.3
Hanna: 7.9
Hayali Aşklar (Les Amours Imaginaires): 4.3
Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu (Fast Five): 4
Hop: 3.7
İçimdeki Yangın (Incendies): 4
İhanet (Partir / Leaving): 5.5
İstila (Monsters): 7.5
Kadın İsterse (Potiche): 4
Kar Beyaz: 6.3
Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde (Pirates of the Carribbean: On Stranger Tides): 5
Kaledeki Yalnızlık: 5.2
Kırmızı Başlıklı Kız: Kötülere Karşı (Hoodwinked Too! Hood VS. Evil): 5.6
Kıyamet Gecesi (Vanishing on 7th Street): 5.5
Koğuş (The Ward): 7.3
Kung Fu Panda 2: 6.2
Kutsal Savaşçı (Priest): 7
Küçük Beyaz Yalanlar (Les Petits Mouchoirs / Little White Lies): 4
Küçük Günahlar: 6
Lanetli Miras (La Herencia Valdemar / Valdemar Legacy): 2.6
Misafir: 1.4
Mutluluğun Peşinde (Rabbit Hole): 4
Ödünç Sevgili (Something Borrowed): 4.1
Ömrümüzden Bir Sene (Another Year): 6.5
Sevimli Cüceler: Cino ve Jülyet (Gnomeo & Juliet): 4.3
Şeytanı Gördüm (Akmerul boatda / I Saw the Devil): 7
Suçlu Kim? (Henry’s Crime): 4.9
Şov Bizinıs: 1
Tehlikeli Tutkular (Cherrybomb): 5.5
Thor: 3.6
Troll Avı (Trolljegeren / Trollhunter): 4.2
Tuzak (Wrecked): 2.8
Türkan: 2
X-Men: Birinci Sınıf (X-Men: First Class): 6
Zor Hedef (À Bout Portant / Point Blank): 5.4
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com