
Yükselmeden önce takvime bak!
Kıyamet sonrası bilimkurgu-zaman yolculuğu filmi kırması haliyle sinemada önesenmeyen bir türün A sınıfına sıçramasına yol açan “Maymunlar Cehennemi”, markasını tarih boyunca verdiği iki devam filmi, iki önbölüm, bir de yeniden çevrimle tescilledi. Bu durumun içinden ‘yükselen’ yeni proje ise, 1972 ve 1973 tarihli önbölümlerin de öncesine giden bir bilimsel deney filmi. Zira aslında olması gereken bir ‘maymun istilası filmi’ iken burada ‘farklı bir şey’ yapılmak istenmiş. Ancak belli ki bu durum karşısında 10 dakikalık hikayenin 75 dakikaya yayılmasına yol açan ilk kısım, projeyi sekteye uğratmış. Çünkü eldeki formül, bilimkurgu türü henüz ortada yokken var olan bir alana denk düşüyor. Bu sebeple de “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”, orijinal filmin özündeki fikrin yeni milenyumda sadece 2001’de gördüğümüz haliyle aksiyon odaklı canlandırılabileceğini ortaya koymaya yarıyor.
1968’de bilimkurguyu B tipinden A sınıfına transfer eden “Maymunlar Cehennemi” (“Planet of the Apes”), sonrasında iki devam filmi, iki önbölüm, bir de yeniden çevrim ile yoluna devam etti. Özellikle 1970’lerde markalaştığına şüphe yok filmin. Ancak 2001 tarihli Tim Burton imzalı yeniden çevrim, o ‘asap bozucu’, ‘karanlık’ ve ‘ürkütücü’ maymun (ya da ilkellik) hakimiyetinin ‘aksiyon’u öne çıkaran bir günümüz temsiline dönüşmesini sağladı.
Bu seferki 70’lerdeki önbölümlerin önbölümü olma işlevini üstleniyor
İşin doğrusu şimdilerde sadece öylesi bir yaklaşımla karşımıza çıkarılabilirdi bu olay örgüsü ya da durum. Zira maymunların dünyayı ele geçirdiği kıyamet sonrası bilimkurgu-zaman yolculuğu filmi arasında gidip gelen omurga, son 30 yılın ‘robot’, ‘cyborg’, ‘klon’, ‘bilgisayar’, ‘internet’ gibi atılımlarıyla yerini başka şeylere bıraktı.
Ancak ilginçtir Burton’ın filminin üzerinden 10 sene geçmesine karşın, 1972 ve 1973 tarihli “Maymunlar Cehenneminde İsyan” (“Conquest of the Planet of the Apes”) ile “Maymunlar Cehenneminde Savaş”ın (“Battle of the Planet of the Apes”) önbölüm işlevlerini daha da ‘geriye çekme’ sevdasındaki bir projeyle karşı karşıyayız bu sefer.
Demode kalmış alt türleri ya da formülleri canlandırmak mı istiyor?
Peki peki “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”ın (“Rise of the Apes”, 2011) mite yeni bir şey ekleme arzusunu takdir etmeli miyiz? Her şeye rağmen ‘elbette’ diyebiliriz. Zira Hollywood’da hiç fikir üretmeden ayakta durmaya çalışan filmler de izliyoruz. Ancak ortaya çıkan şeyin bilimkurgunun demode kalmış alt türlerini ya da formüllerini canlandıran bütünüyle günümüzün duruşunu kaldıramadığı çok açık.
Üstüne üstlük ‘Maymunlar Cehennemi ruhu’nun ‘ilkellik sanayileşmenin-bilimin önüne geçebilirse nasıl geçer?’ sorusuna meyletmesi de, birazcık omurgayı “2001: Uzay Yolu Macerası”vari (“2001: A Space Odyseey”, 1968) bir mesaja bağlıyor. Böylelikle de doğrusunu söylemek gerekirse ‘olgun sular’da bir seyir izlemek istemiş bu yeni önbölüm.
Gün ışığında bilimsel deney filmi
Aslında ilk filmin ve sonraki iki önbölümün karamsar ve korkutucu hali, burada sanki bir ‘aile filmi’ saflığına transfer edilmiş gibi. Zira James Franco’nun “Sağduyu”dan (“The Ape”, 2005) alışık olduğu ‘maymunla dostluk kurma’ özeline bir kez daha iniyoruz. Bu doğrultuda da karşımızda onun ‘eblek’ ve sadece Danny Boyle gibi oyunculara sırtını yaslamayan bir yönetmenin elinde malzemeye dönüşebilecek yeteneği gerçek anlamda bir ‘dişleklik’ şölenine dönüşmüş.
Bunun yanında bir süre bilimkurgunun türsüz dönemindeki ‘bilimsel deney filmi’ şablonunun Dr. Caligari, Dr. Frankenstein ve François Delambre (Sinek) karakterlerinin ‘pörsümüş’ temsillerinden birini izliyoruz. İşin garibi, bunların zamanında Vincent Price gibi akılda kalıcı-tedirgin edici korku oyuncuları tarafından canlandırılıyor olması. Zira burada senaristler belli ki ‘gün ışığında bilimsel deney filmi’ yaratmak için yola çıkmışlar. Böylelikle bu formülün özündeki ‘ailesel mesajlar’ uzvunu koparıp seyirciye sunmayı tercih etmişler.
“Hanzo”nun ciddi versiyonu diyebilir miyiz?
Bu durum da maymun-insan ya da ilkellik-bilim ilişkisine odaklanan ve böylece yaratıcı-yaratım ikilisini akla getiren bir aile filmi izleğine götürüyor bizleri. Babası ile maymunun aynı ‘geliştirme’ maddesinden yemesi ise aslında önceki ve sonraki jenerasyon noktasında bir evrimsel değişimle yüzleşmemizi sağlayan senaryoyla biraz olsun oyalanmamıza olanak tanıyor.
Tüm bunlar fikir bazında iyi gözükse de Rupert Wyatt’ın ‘memurluk’ göstermesi ile bir bakıma 10 dakikalık hikayeden 75 dakikalık bir ilk bölüm izliyoruz. Maymunun bir hayvan hastanesine tıkılması ise “Hanzo”ya (1975) kaynaklık eden “Trog”vari (1970) doğa-kültür ilişkisine dair metinlerle yüzleşmemizi sağlıyor. Zaten “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”ın tür algısı da bu durumdan ibaret.
Devamı “King Kong”un izini süren bir film olacak
Film öncelikle maymunları yıllar sonra öteki olarak belirlemesiyle, ilk filmin o üzerimize üzerimize bakıp Post-Vietnam korkusuna vurgu yapan hallerini öne çıkarmak istemiş. Ancak bilimsel deney filmi ile aile filmi arasında sıkışan eserin türsel demodeliğiyle ancak 70’lerde bu omurgayı kaldırabileceği kesin. Bu durum da korkutuculuktan ziyade bir ‘motion-capture tekniğiyle iyi yaratmış adamlar!’ saygısına yol açıyor.
Son 30 dakikada aldığı yön ile ‘maymun istilası filmi’ne dönüşmesi ise daha çok “King Kong” (1933) ile akrabalık kuran “Monkey Shines” (1988), “Link” (1985), “The Ape” (1940), “Congo” (1995) gibi ‘canavar filmi’ ile akraba eserleri hatırlatıyor. Belli ki bundan sonrası gelirse o yapıt, maymun istilası filmi kavramına açılacaktır.
Kısa hikayeyi uzun metraja yayma arzusu en büyük sorunu
Ancak bir gerçek var o da “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”ın serinin üzerine yeni bir şey koymazken, demode tür algılarıyla ilerlemesi. Bu durum da motion capture teknolojisi ile elde edilen maymunun evrim geçirme sürecindeki zekanın, Golden Gate Köprüsü’ndeki çatışma sahnesinin ve sondaki korkutucu ‘savaş başlıyor’ tablosunun öne çıkmasını engelliyor.
Zaten belli ki Wyatt, ‘her şeyin başlangıcı’nı yapmak isterken 10 dakikalık öyküyü uzun metraj film bütününe yaymaktan mustarip olmuş. Bu durum da maymunların konuşma tekniklerindeki yapaylıktan tutun ‘kötü adam bekçi’ye kadar son derece klişe şeyleri beraberinde getirmiş. Bu da kendimizi konuşan hayvanların bulunduğu live-action filmlerin (Bkz. “G-Force”, “Beverly Hills Çivuavua”) farklı bir tasarımında hissetmemizi sağlıyor. Sadece ‘bilim başımıza zamanı geldiğinde bir şeyler açacak’ deyişi doğru bir noktaya gidiyor. O da daha önce görülmemiş bir şey değil.
FİLMİN NOTU: 3.9
Künye:
Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (Rise of the Planet of the Apes)
Yönetmen: Rupert Wyatt
Oyuncular: James Franco, Andy Serkis, Tom Felton, Freida Pinto, John Lithgow, Brian Cox, David Oyelowo
Süre: 102 dk.
Yapım Yılı: 2011
ŞARKININ ADI ANH HUNG
Haruka Mirakami’nin erken yaşta cinsel tutkuya kapılma meselesini ele aldığı için tartışılan romanı, Tran Anh Hung gibi minimalist yönetmenlik geleneğiyle tanıdığımız Vietnamlı bir yönetmenin gözünden beyaz perdeye yansımış. Ölüm, aşk, cinsellik, vicdan muhasebesi gibi temalar üzerinden soyut tablolarla yürüyen bir ağıt senfonisi tanımıyla anılabilir “İmkansızın Şarkısı”. Ancak filmin bütün o yüksek sinema gücüne ve “Aşk Zamanı” ile akraba yapısına karşın; daha çok hikayesini eksiksiz anlatmayı tercih etmesi, fazla kalıcı olmamasını sağlayacaktır.
Uzakdoğu sinemasının 90’larda çıkan minimalist ekolünün en önemli isimlerindendir Tran Anh Hung. Tsai Ming-Liang ve Hou Hsiao-Hsien ile birlikte iz bıraktığına şüphe yok kendisinin. Özellikle “Yeşil Papaya’nın Kokusu” (“Mùi du du xanh”, 1993) ve “Vertical Ray of the Sun” (“Mua he chieu thang dung”, 2000) en iyi filmleridir. Yönetmenin minimalist stille tablo yaratma ve doğadan psikoloji çıkarma konusunda becerikli bir sanatçı olduğu gerçeği de bu örneklerle ispatlanmıştır.
Hafif pembe dizi estetiği içeren yapı yönetmenin zekasıyla bertaraf edilmiş
“İmkansızın Şarkısı” (“Noruwei no mori”, 2010) ise belli ki onun Haruka Mirakami’nin tartışmalı romanı için tutulduğu ısmarlama bir proje. Ancak Anh Hung burada da ‘tablo’ güdüsünü ve stil becerisini ortaya koyuyor. Gerçek anlamda bir dönem filmi ya da edebiyat uyarlaması olarak anılabilecek bu yapıt 1960’lardan seslenmesine karşın, gerçek anlamda aradaki boşluklardan dem yeme ya da dönem atmosferiyle iğreti durma konusunda bir mağduriyete düşmemiş. Bunun da sebebi Anh Hung’un görüntü yönetmeniyle ince bir işbirliğine girip renkler üzerinden hafif pemde dizi estetikli bir yapı inşa etmesi.
Aslında o alana yakın bir hikaye yapısının izinde ilerlemesine karşın, burada duygusal damarı güçlü de bir hikaye var. Zira arkadaşı Kizuki’nin 17 yaşında ölmesiyle birlikte onun 20 yaşındaki kız arkadaşı Naoko ile birlikte olmaya başlayan Watanabe’nin halet-i ruhiyesi üzerine bir eser bu özünde.
Yönetmen de bu gerçeği öğrendiğimiz filmin 40. dakikasına kadar, gerçek anlamda bir hikaye anlatma becerisi göstermiş. Montaj sekanslar (diyalogsuz, zaman atlamalarıyla ilerleyen müzikli sahneler bütünü), zeka isteyen plan sekansla (kesintisiz sahne) çekilmiş arabanın içindeki intihar sahnesi ve açılıştaki üçlünün bir araya geldiği balkon sahnesiyle de bu duyguyu yakalamakta bir hayli başarılı olmuş. Böylece yedinci sanat için işleyen zihninin faydalarını perdede de görmüş.
İlişkilerdeki cinsel tutku ve soyut aşk meselesi üzerinden yürüyor
Ancak bu motivasyonu Naoko-Watanabe arasındaki süresi beş dakikayı geçen oyuncu yönetimi odaklı solgun-gri renkli plan sekansla da veren yönetmenin o andan itibaren renklerden soyut bir evren yarattığı söylenebilir. Bu bağlamda derinlikli tablolar; Beatles ve Radiohead şarkılarından destek alan plastik bir dünyaya açılıyor, filmin İngilizce isminden de güç alarak...
Watanabe’nin arkadaşının niye cinsel ilişkiye girmediğini anlamadığı Naoko ile ilişkisi ise Midori adlı daha aktif bir kız ile cilveleşmesiyle daha farklı bir noktaya açılıyor. Yani onun yakın arkadaşının cinsel ilişkiye giremeden vefat ettiği kızla ‘yatak uyumu’ yakalaması, soyut bir ilişkinin tabanını oluşturuyor.
Naoko’yla bu durumun ardından yaşanmak istenenler, pişmanlıklar, vicdan muhasebesi ve cinsel karşılıksa çarpıcı bir duygusal damar servis ediyor. Bu da gerçeklik, inandırıcılık ve samimiyet ile seyirciyi kalbinden yakalıyor. Yönetmenin sona yaklaştıkça tercihleri yapmaya başlayan olgun insanların hangi noktalara gidebileceği meselesine kayarken ölüm, aşk, cinsel tutku gibi kavramları farklı bir çerçeveye oturtması dikkat çekici.
Adeta bir ağıt senfonisi denebilir
En ilgisiz izleyiciyi bile kavrayabilecek bir duygusal-dram sunan “İmkansızın Şarkısı”, Anh Hung’ın gözünden bir ağıt ya da melankoli senfonisi olarak anılabilir. Zaten 17 yaşındaki arkadaşı ve 21 yaşındaki kız arkadaşının böylesine garip bağlarla birbirine bağlandığı bir adamın ruh halinin nasıl olmasını beklersiniz ki?
İşte film de bu asap bozuculuk ile seyirciyi içine alıp cinsel içeriği kuvvetli ve seksle ilgili diyalogları yazma becerisi içeren bir duygusal-dram inşa ediyor. Son derece cüretkar bir romanın 60’ların bölünmüş Japonya’sından seslenirken renk kullanımıyla sinema şölenine dönüşmesi de takdir edilmeli.
Edebiyat uyarlamalarının zaaflarını kavrayıp doğadan anlam yaratmayı bilmiş
Anh Hung, belli ki roman uyarlamalarının Hollywood’daki zaaflarını iyi kavramış. Böylelikle dönemi renksel dokuya yerleştirip oyuncu yönetimini öne çıkarırken, müzikler, zeki zaman atlamaları ve uzun planlarla kendi ruhuna yaraşır bir esere imza atmış. Tablo yaratma becerisini burada da göstermesinin yanında ağaçların yeşil tonundan bile belki dört tane ilişki durumu çıkarması şaşılası bir görsel yapıyla buluşturuyor bizleri.
Zira bir süre sonra karlı bölge, ormanlık bölge, evin içi gibi mekanlar, farklı renk dokularıyla ilişkilerin anlam karmaşasını perdeye taşır hale geliyorlar. Yönetmenin gerçek bir dönemsel şölen sunduğunu ve sinemasal portre konusunda kusursuza ulaştığını söyleyebiliriz. Ancak elbette daha cüretkar olmaktansa ‘hikaye anlatma’ güdüsünü öne çıkarmayı tercih etmiş Anh Hung. Bu konuda “İmkansızın Şarkısı”nı ‘soyut bir aşk filmi’ olarak anmak mümkün belki. Ancak işte tam da o noktada filmi eleştiri yağmuruna tutabiliriz.
FİLMİN NOTU: 6.5
Künye:
İmkansızın Şarkısı (Noruwei no mori / Norwegian Wood)
Yönetmen: Tran Anh Hung
Oyuncular:
Süre: 133 dk.
Yapım Yılı: 2010
MİLİTARİST ODA SEFASI
Arap-Amerikalı kırması bir teröristin tek bir odada geçen geriliminin öyküsü. Ancak ilk bakışta akla gelen o ‘soğukkanlı’ portre de, ‘tempolu’ iskelet de yok. Aksine sinema yönetmenliğinden yavaş yavaş uzaklaşan Gregor Jordan’ın el kamerası ile gelen estetiksiz anlayışı ve Peter Woodward’ın işkence sahnelerini üretmek için yazdığı belli olan senaryosu yoluyla servis ediliyor bu malzeme. “Akılalmaz”, 11 Eylül sonrası dönemin en tehlikeli filmlerinden biri. Adeta Amerikan halkını savaşa yönlendiren bir militarist şiir niteliğinde.
Kendisini “Two Hands” (1999), “Acemi Askerler” (“Buffalo Soldiers”, 2001) ve “The Informers” (2008) gibi kayda değer filmlerden hatırlasak da Gregor Jordan, kuşkusuz ‘sinema diline hakim’ tanımını yapabileceğimiz bir isim değil. Avustralya döneminde ‘kişisel’liği ile birazcık samimi olabilse de sonrasında ‘dizi’ ve ‘video klip’ piyasasına sırtını dayayan bir isim kendisi. Bu bağlamda da Hollywood’da beklendiği kadar yükselememesi tesadüf değil Jordan’ın.
Amerikan halkını Ortadoğu’nun üzerine yollamak için çekilmiş
“Akılalmaz” (“Unthinkable”, 2010) da onun adeta el kamerası ile çekip çiğ renklere teslim ettiği bir film. Sinema filmi kavramına çok yakın olmasa da ideolojisiyle bu eksikliği kapatıp adeta uçurumun olabilecek en derin noktasına yuvarlanmaktan kurtulamıyor. Zira karşımızdaki bir ‘11 Eylül sonrası’ terör gerilimi. Ancak bu meseleye yaklaşımıyla seyircisini Ortadoğu sularında bir savaşa yönlendirmek istemiş ne yazık ki.
Bu da saldırgan bir ‘sorgucu-terörist’ ilişkisini işkence sahnelerine ve gereksiz şiddet tüketimine mahkum etmesinden kaynaklanıyor. Üstelik teröristin ‘görünen adım Amerika menşeli ama artık müslüman adımı kullanacağım’ demesi ve bu kaynakla Michael Sheen tarafından canlandırılması da acayip bir durum getiriyor işin doğrusu.
Senaryo mu dediniz?
Ancak filmin buradan yola çıkarken esas amacı ‘bu müslüman teröristler o kadar kötü ki, cezalarını vermek lazım. Gerekirse her yerlerini kesin, biçin ya da onları öldürün!’ mesajına odaklanmak. “Akılalmaz” da sektörde fazla iş yapmayan senarist Peter Woodward’un kaleminden bu noktaya doğru kaykılıyor.
Tamamı bir odada sorgucu, FBI görevlileri, izleyenler ve terörist arasında geçen bu yapıt “Vahşi Koşu”nun (“Marathon Man”, 1976) meşhur Laurence Olivier’li işkence sahnesinden bir değil neredeyse 5-6 tane bulunduruyor. Bu da yaptığı militarist seyirci yönlendirmesiyle filmin, bu dönemde üretilen “Krallık” (“The Kingdom”, 2007) ve “Uçurtma Avcısı”ndan (“The Kite Runner”, 2007) bile daha yanlı ve hedef gösteren bir tutumla yol almasını sağlıyor.
Militarist propaganda ya da sömürü hedefiyle yola çıkmış
Elbette bu durumda Jordan’ın yavaş yavaş ‘beyaz perde’ yetisini kaybedip kendini oyunculara ve tek boyutlu diyaloglara teslim etmesinin rolü büyük. Samuel L. Jackson’ın ‘garip’ karakterinin nereden veya ne şekilde olaya girdiğini anlayamasak da, ‘Obama taşlaması’ için orada var olduğunu ve işkenceciyi temsil ettiğini idrak edebiliyoruz.
Zaten film de böylesi politik amaçlar doğrultusunda bir çatı inşa etmiş. Tabii o da bu söylediğimizin ne demek olduğunu biliyor ise... Zira Woodward’un senaryosunda bir olay örgüsü ya da dramatik yapıdan ziyade ‘sömürü’ ya da ‘militarist propaganda’ bütünü görebiliyoruz.
FİLMİN NOTU: 2.1
Künye:
Akılalmaz (Unthinkable)
Yönetmen: Gregor Jordan
Oyuncular: Samuel L. Jackson, Carrie-Anne Moss, Michael Sheen, Stephen Root, Lora Kojovic, Martin Donovan, Gil Bellows, Brandon Routh
Süre: 97 dk.
Yapım Yılı: 2010
BLU-RAY DISC’IN AKRABALARI
“Manhattan’da Sihir” ile başlayan ‘animasyon karakterlerin gerçek dünyaya gelmesi’ mizanseninden güç alan bir live-action film. “Şirinler”, 80’lerin meşhur çizgi filminin kapitalist topluma uyarlanmış nostaljik bir versiyonu olarak anılabilir. Ancak yer yer eğlenceli olmasına ve teknik anlamda kusursuz durmasına karşın filmin esprileri ‘detay’ düzeyinde kalıyor. Bu da ailesel mesajlarıyla sadece belli bir kitleyi ilgilendirir hale gelmesini sağlıyor.
Peyo’nun orman yaşamındaki iyi-kötü mücadelesini ve bir bakıma ötekilerin ya da komünist bir toplumun hikayesini ele aldığı çizgi romanı, 1981’de animasyon dünyasına girmişti. Onun haricinde de sayılı sinema örneğine malzeme oldu. 2011 tarihli “Şirinler” (“The Smurfs”) ise bu kendine özel konuşma lehçesini yaratan ve dünyayı boşa sayan ırkı New York’a taşımayı seçmiş.
Live-action filmlerin bir yenisi
Yani animasyon karakterlerin, gerçek insanlarla bir araya geldiği live-action filmlerin bir yenisi ile karşı karşıyayız. Kabul edelim dosyasında “Scooby-Doo” (2002) ve “Beverly Hills Çivuavua” (“Beverly Hills Chihuahua”, 2008) gibi bu tekniğe hakim ürünler bulunduran Raja Gosnell, burada da işini yapıyor. Zira bu noktada özellikle ‘şirinler’ ırkının tasarımları üç boyutlu hale gelmiş.
Bunun yanında Neal Patrick Harris’in öncülük ettiği ‘insanlık’ da yapay değil ve hikayeye uyum sağlıyor. Buna istinaden hamilelik, aile ve boşa güzellik çerçevesinde şekillenen dramatik omurga, gerçek anlamda aile filmi kavramına yaklaştırıyor filmi. Ancak bu noktada iki ırkı birbiriyle fazla birleştirmeyip, büyücü Gargamel, şirinler ve insanlar arasında gidip gelen bir filmle yüzleşiyoruz.
“Manhattan’da Sihir”in etkileri sürecek mi?
“Şirinler”, “Manhattan’da Sihir”in (“Enchanted”, 2007) masal kahramanlarıyla yaptığı ‘animasyon dünyasından gerçek evrene gelme’ hikayesinin farklı bir versiyonu olarak anılabilir. Bu konuda okununca çok devrimci ve ‘Şrek’yen bir eser değil karşımızdaki belki. Ancak o filmin yarattığı etkiyi taşadığına da şüphe yok eldeki toplamın.
Temasal olarak bakınca ise daha çok bu kültürel farkları dünyadaki ‘mavilik’ten güç alan öğelerle yaratıcı hale getirmesi takdir edilmeli (Bkz. Blu-ray Disc, Blue Man Group). Film de daha çok aidiyet, öze dönme ve yuvadan kopmama gibi klişe meselelerin izini sürüyor.
Yer yer eğlenceli detaylar yakalasa da teknik kalitesini bir sinema filmi bütününde hissetmemizi sağlayamıyor. Komünist bir ırk olarak tasarlanan şirinlerin arkasındaki bu duyguyu yok etmesi ise ‘günümüz sistemine uygun’ bir tasvir yapmasına yol açmış bu yeni sinema uyarlamasının.
FİLMİN NOTU: 4.1
Künye:
Şirinler (The Smurfs)
Yönetmen: Raja Gosnell
Oyuncular: Neal Patrick Harris, Hank Azaria, Jayma Mays, Sofia Vergara, Tim Gunn
Süre: 102 dk.
Yapım Yılı: 2011
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
3 (Drei / Three): 7
40: 6
Aşırıcılar (Kari-gurashi no Arietti / The Borrowers): 5
Aşk ve Küller (Blue Valentine): 6
Aşka Son Şans (La Chance de Ma Vie / Second Chance): 3.1
Aşkın Halleri (Le Nom des Gens): 4
Aşkın Sessizliği (Tous Les Soleils / Silence of Love): 2.9
Ateşli Oda (Habitación en Roma / Room in Rome): 7.9
Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation): 2.5
Çatı Katı (Loft): 4.5
Çömez (Cherry): 5.5
Dehşet Evi (Secuestrados / Kidnapped): 6.6
Dehşetin Gözleri (Zwart Water / Two Eyes Staring): 3.5
Demir Kapılar (Iron Doors): 4.1
Devlerin Günahı (There Be Dragons): 3.5
Gönül Avcısı (L’Arnacoeur / Heartbreaker): 5.3
Gördüğüm En Güzel Kadın (La Prima Cosa Bella / The First Beautiful Thing): 5.5
Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha (The Hangover: Part II): 5.3
Hanna: 7.9
Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 2 (Harry Potter and the Deathly Hallows: Part II): 5.8
İblis (La Possession de Emma Evans): 1.8
İyi Günde Kötü Günde (Love, Wedding, Marriage): 2
Julia’nın Gözleri (Los Ojos de Julia / Julia’s Eyes): 7.5
Kadının Fendi (Made in Dagenham): 3.5
Kaledeki Yalnızlık: 5.2
Kanıma Gir (Let Me In): 4.2
Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde (Pirates of the Carribbean: On Stranger Tides): 5
Kartal (The Eagle): 3.3
Kayıp Hazine ((St. Trinian’s 2: The Legend of Fritton’s Gold): 1.2
Kazananlar Kulübü (Win Win): 6
Kiracı (The Resident): 5
Koğuş (The Ward): 7.3
Kung Fu Panda 2: 6.2
Larry Crowne: 4.1
Mutlu Azınlık (Happy Few): 8
Mutluyum, Devam Et (Happythankyoumoreplease): 2.9
Ödünç Sevgili (Something Borrowed): 4.1
Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile: 4.9
Ölüm Odası (Chatroom): 7
Ölümüne Kaçış (Essential Killing): 7
Ömrümüzden Bir Sene (Another Year): 6.5
Özgürlük Yolu (The Way Back): 3
Ruhlar Bölgesi (Insidious): 10
Serseriler (Neds): 6.5
Sevimli Cüceler: Cino ve Jülyet (Gnomeo & Juliet): 4.3
Super 8: 3.5
Şeytanı Gördüm (Akmerul boatda / I Saw the Devil): 7
Tanrılar ve İnsanlar (Des Hommes et des dieux / Of Gods and Men): 1.7
Transformers: Ay’ın Karanlık Yüzü (Transformers: Dark of the Moon): 6
Tuzak (Wrecked): 2.8
Ultra Mega Süper Kahraman (Griff the Invisible): 4
Yağmuru Bile (También la lluvia / Even the Rain): 5.5
Yaşamın Ritmi (Sound of Noise): 6
X-Men: Birinci Sınıf (X-Men: First Class): 6
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com