"Keşke Türkiye'deki insanların yarısı bizim kadar gezebilse"
Son albümleri "34 Oto Sanayi", Japonya'da en çok satanlar listesinde 1 numara olan BaBa ZuLa ile buluştuk...
Özge Mine SARIÇAM / HABERTURK.COM
osaricam@haberturk.com
Fotoğraflar: Öystein Grönvold
Türk müziği nedir? Bazıları için türkü, bazıları için Türk sanat müziği... Geleneksel ve modern Türk kültürünü birleştirip dönüştürme ve bunu yurt dışında da sevdirebilme kapsamında bakacak olursak benim için Türk müziği BaBa ZuLa'dır. Özel kostümleri ve dansözleri dışında konserlerine çoğu kez konuk müzisyenler de ekleyerek kabare havasında enfes konserler veriyorlar. Hatta 21 Kasım'da (yani yarın) The Mekan Teras, Beyoğlu'nda çalacaklar.
Dünyada underground şekilde hızla yayılarak ünlenen hatta Türkiye'den çok yurtdışında takip edilen Türkçe psychedelic'in modern yorumcuları BaBa ZuLa, sekizinci stüdyo albümleri "34 Oto Sanayi"yi 28 Eylül'de Japonya'da çıkarıp ülkenin en çok satanlar listesinde 1. sıraya yerleşti.
Türkiye'de 1 Kasım'da yayınladıkları "34 Oto Sanayi" alıştığımız BaBa ZuLa parçalarına göre daha fazla söz içeriyor ve daha politik bir duruşa sahip. Ancak tabii ki dinlerken omuzlarınızı sallamadan duramıyorsunuz.
"Japonya da ne alaka?", "Yeni BaBa ZuLa'da ne var, ne yok?","BaBa ZuLa da kim?" diyorsanız grubun ana beyinleri Murat Ertel ve Levent Akman ile sizi şöyle alalım...
Röportajlarda duymaktan bıktığınız sorular ne?
Levent Akman: “Baba Zula ne demek?” ve “Yaptığınız müziği nasıl tarif ediyorsunuz?”
Murat Ertel: “Nasıl kuruldunuz?” da var.
Neyse ki onları sormayacağım. Son albümünüzden başlayalım. Albüm ilk Japonya’dan yayınlandı. Teklifi onlar sunmuş. Bu bağ nasıl kuruldu? Kendinizi Japon kültürüne daha mı yakın buluyorsunuz?
Murat Ertel: Değişik kültürler her zaman bize ilham kaynağı olmuştur. Alışık olduğumuz kültürler dışında, yolculuk eden insanlar da olduğumuz için bir şeye farklı açılardan bakmak güzel oluyor. Japon kültürü de eskiden beri ilham veren bir kültür.
“JAPONLARLA TÜRKLERİN BİRBİRLERİNİ NE KADAR SEVDİĞİNE ÖRNEK”
Neden?
Murat Ertel: Babam Sinematek kurucuları arasındaydı. O zamanlar kültür elçilikleri vasıtasıyla filmler gelirdi. “Korkunç Ivan”, “Potemkin Zırhlısı”, “Yedi Samuray”, “Raşomon” gibi belli filmler vardı ve bir aksaklık çıktığında hemen bu demirbaş filmler gösterilirdi. Ben de bu vesileyle Kurosava’nın Raşomon’unu çok fazla seyrettim. Babam aynı zamanda grafiker olduğu için Zen resimlerine de meraklıydı ve bu konuda kitapları vardı. Dolayısıyla beni fazlasıyla etkileyen pek çok Japon kitabım oldu. Empresyonistlerin Japon resminden nasıl etkilendiğini ve ne kadar çok araklama yaptığını gösteren kitaplar vardı. 2000’li yıllardan başlayarak Japonlardan da Baba Zula’nın müziğine bir ilgi başladı. E-postalar yoluyla başlayan bu ilişki derinleşti ve oradan bir takım arkadaşlarla ilişkiler kurmaya başladık. Bu böyle derinleşerek devam etti.
Levent Akman: Bir de Japonların Türklere karşı bir ilgisi var. Kapadokya’da veya İstanbul’da ne kadar çok Japon turistin olduğunu fark etmişsinizdir. Japon tarihine baktığınızda onlarda da Osmanlı’daki gibi hanedan kültürü olduğunu görürsünüz. 18. yy sonu 19. yy başı gibi gelen Meiji’ler, o zamana kadar “kapalı ada” kültüründeki Japonya’yı farklı kültürlere açmaya çalışıyorlar. Bizden de buraya Ertuğrul Fırkateyni gidiyor ve gönderilen denizcilerle çok güzel ilişkiler kuruyorlar. Fakat bu fırkateyn dönüş yolunda Japon denizinde batıyor. Buna çok üzülen Japonlar ilişkilerini geliştirmek için buraya elçilerini yolluyorlar. Böylece bu zamana kadar uzanan sıcak ilişkiler doğuyor. Bu fırkateynde ölenler anısına halen bir takım etkinlikler düzenliyorlar. Bu da Japonlarla Türklerin birbirlerini ne kadar sevdiğini gösteren ilginç bir örnek.
Japon müziğinden ilham alıyor musunuz?
M.E. : Çok fazla almıyoruz çünkü çok bilmiyoruz ama Japon müzisyenlerle o tarz bir şeye başladık. Çok sevdiğimiz bir Japon grubuyla stüdyoya girdik.
L.A.: Ayrıca son konserimizde bir parçada, iki Japon müzisyenle birlikte çaldık. Aslında Japonya 4 büyük adadan oluşuyor ve her adanın kendine has bir müziği var. Güney’deki adanın müziğiyle Kuzey’deki çok farklı. Biz de bu kültüre girdikçe bunlardan etkileniyoruz. İleride de BaBa ZuLa konuk alma kültürünü Japonlarla devam ettirebilir.
"BİZDE DANSÖZE KÖTÜ GÖZLE BAKILIYOR"
Bir de Japon dansçınız var. Aranıza ne zaman katıldı? Japonya’da gece yarısından sonra dans etmenin yasak olduğunu okumuştum. Japon dansçı biraz garibime gitti…
M.E. : 2003’te dahil oldu. Her konserimize gelmiyor ama genelde o da bizimle birlikte turluyor.
L.A. : Öyle bir yasak olduğunu bilmiyordum. Çok da güzel eğleniyorlar. Göbek dansını bir sanat olarak görüyorlar. Bizdeki gibi aşağılamıyorlar. Bizde maalesef oryantal dansa ve dansöze kötü gözle bakılıyor. Ama orada bu insanlar el üstünde tutuluyor.
M.E. : Sadece Tokyo’da 200 civarında oryantal dans okulu varken Türkiye’de bir bile tane yok. Bunun akademik bir eğitiminin de olması lazım.
Yeni albümünüzün diğerlerine göre daha fazla söz ağırlıklı ve politik olması artık patladığınızı mı gösteriyor?
L.A. : Evet, aynen öyle oldu. İçinde yaşadığımız ortamı ve toplumsal olayları inceleyince bundan etkilenmememizin mümkün olmadığını görürsünüz. Hepimiz yaşananları görüyoruz ve geriliyoruz. Bir zemberek vardı, o gerildi, gerildi ve patladı. Biz ve yeni albümümüz de bu patlamadan etkilendi.
ELEKTRO SAZLA ELEKTRO UD BİRLEŞİMİ…
Yeni albümünüzle ilgili gelen tepkiler nasıl?
M.E. : Uzun bir süredir yeni albüm yapmadığımızdan bu albüm sevinçle karşılandı.
Peki sizce diğer albümlerinizden farkı ne?
M.E.: Albüm kısa ve sözlü. Bunu aslında plak olarak tasarlamıştık A ve B yüzü diye bir ayrım var aslında. A yüzünde Giritli bir elektro ud çalan arkadaşımız var. Onunla elektro sazın buluşması enteresan bir sound yarattı. B yüzünde de BaBa ZuLa’nın gelecekteki müziğine atıfta bulunan parçalar var. Yapısal olarak şarkı ve türkü arasında gidip gelen bir yapısı var.
“34 Oto Sanayi” adı nereden geliyor?
M.E. : 10 senedir oto sanayide stüdyomuz var ve ben bir dönem orada stüdyoda yaşıyordum. Orda kayıt ve müzik yapıyorduk ve bir süre sonra orası gidecek mi diye korkmaya başladık. Çünkü gökdelenlerin ortasında bir sanayi sitesi ve eminim gökdelenlerdekiler aşağıya bakıp orası için imar planları düşünüyordur. 10 yılın sonunda oraya teşekkür etmek istedik. Albümün kenarındaki “kötü” fotoğraflar, güvenlik kameralarından çektiğim fotoğraflar.
Türk müziği diye bir kavram oluşturmamız gerekirse, modern Türkiye’yi de göz önüne alarak, ne çok geleneksel ve oryantal ne de çok modern bir Türk müziği olması gerekir. Bu anlamda Türk müziği BaBa ZuLa’dır diyebilir miyiz?
M.E. : Evet öyle. Güncel sanat yapan insanlar olarak güncel bir müzik yaptığımıza ve aynı zamanda coğrafi bağlantıya inanıyoruz. Coğrafi bağlantısı olmayan insanların çok ilginç bir şeyler yaptığını pek göremedik. Bu tercih meselesi. Bize göre özgünlük, kendin olmak ve samimi olmaktan geçiyor. Bu yüzden biz de hem bulunduğumuz çağ hem de bulunduğumuz coğrafyayla ilişki içindeyiz. Örneğin geleneksel sazları kullanmıyoruz. Tamamen şehirli hatta deforme olmuş diye eleştirilen elektro sazı kullanıyoruz. Sonuçta bizi belli bir yere konumlandırabilirsiniz. “Bu adamlar fillerin üzerinde gezip Afrika çayırlarının müziğini yapıyorlar” diyemezsiniz! (Gülüyorlar…)
L.A. : 1996’dan beri kendi parçalarımızı çalıyoruz. Hiçbir zaman başkasının parçasını çalmadık. Bu da çok önemli.
“KEŞKE TÜRKİYE’DEKİ İNSANLARIN YARISI BİZİM KADAR GEZEBİLSE ”
Türkiye’den daha çok yurtdışında ilgi çekiyorsunuz. Bu da yabancıların Türk müziğini gerçekten çok sevebildiğini göstermez mi?
M.E. : Evet ancak geleneksel Türk müziğini sevmiyorlar. Klasik Türk müziği çalsak insanlar koşarak kaçabilirler. BaBa ZuLa müziğinde yurtdışında yaşamış bir insanın kurabileceği hızlı bağlantı çok fazla. İster Avustralyalı olsun ister Alman, eğer biraz geniş bir müzik zevkine sahipse mutlaka BaBa ZuLa müziğinden bir şeyler bulur. Biz bir Chicago blues’undan da zevk alıyoruz, Aşık Veysel’den de. Ve bu ikisinin birbiriyle ilişkisi olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bize göre ikisinde de şamanik öğeler var ve şamanik öğeler bize çekici geliyor. Ama bir Dede Efendi veya Beethoven o kadar çekici gelmiyor.
Peki sizinle ilgili “Göçebe yaşıyorlar, belli bir yere yerleşmiyorlar” söylentileri doğru mu?
M.E. : Kısmen doğru çünkü yılda 70-80 konser veriyoruz ve bunların çoğu yurtdışında olduğu için yılın yarısı yollarda geçiyor. İnsana en yakışan yaşama biçiminin avcılık, toplayıcılık ve göçebe yaşam olduğunu savunuyoruz. Biz de devamlı öyle olmasak ve sonuçta evimize dönsek de en azından hayatımızın yarısında bunu deneyimliyoruz.
L.A. : Keşke Türkiye’deki nüfusun yüzde 50’si bizim gezdiğimizin üçte biri kadar yurtdışına çıkabilse de bu içine kapalılıktan kurtulabilse. İnandığın doğrunun tek olmadığının farkına varmak ülkedeki birçok insanın yaşam felsefesini değiştirecektir diye düşünüyorum.
Kendinizi en huzurlu hissettiğiniz ülke hangisi?
M.E. : Japonya sanırım.
L.A. : Evet oranın enerjisi değişik ve sakindi. Bir tek Hiroşima öyle değil. Atom bombası fena etkilemiş.
Son dönem Türk müzisyen ve sanatçılardan kimleri beğeniyorsunuz?
M.E. : Alpman&The Midnight Walkers, Gaye Su Akyol, Umut Adam…
L.A. : “Adamlar” grubunu çok sevdim. Ama çok az. İnsan daha fazla farklı kişiler, festivaller olsun istiyor ama ne yazık ki bir kısır döngü içinde.
İlk girişinizi Tabutta Rövaşata filminin müzikleriyle yaptınız. En çok hangi yönetmenin film müziklerini yapmak isterdiniz?
M.E. : Ahmet Uluçay. Onunla çalışamamış olmak içimizde bir uktedir.
Yabancılardan?
M.E. : Akira Kurosava.
Diskografinizde en beğendiğiniz albüm hangisi?
L.A. : Benim için Üç Oyundan Onyedi Müzik’tir. Tiyatrolar için yaptığımız parçalardan oluşan enteresan bir albümdür. Pek bilinmez o albümümüz.
M.E. : Benim de ilk albümümüz “Tabutta Rövaşata”. O albümde normal şarkı gibi bir parça hemen hemen yoktur. Çok atmosferiktir ve deneysel bir albümdü.
L.A. : Bir de 1996 gibi bir dönem için çok tuttu ve dinlenildi. Tutunacak bir dal buldular bence.
BaBa ZuLa’yı dinlemek istiyorsanız bu konserleri kaçırmayın:
21 Kasım The Mekan Teras, Beyoğlu, İstanbul, Türkiye
23 Kasım Le Guess Who Festivali, Utrecht, Hollanda
6 Aralık Şarlo, Bursa, Türkiye