Erkek filmlerinin feminist yönetmeni
Kerem Akça, stüdyoların içinde üslup yaratan usta İngiliz yönetmen Ridley Scott'ı değerlendirdi
İngiltere’de 60’ların sonunda, bir biçimci yönetmenler geleneğinin başladığı dönemi takiben piyasaya girmiştir Ridley Scott. Ancak Richard Lester, Nicolas Roeg, Ken Russell gibi yönetmenlerle ilerleyen bu eğilimin sadece görsel dokusunu arkasına almayı seçmiştir. Bu teknik atılımı stüdyoların içine transfer eden yönetmen, “Yaratık”, “Ölüm Takibi” ve “Thelma ve Louise” gibi alanlarında çığır açan eserler kotarmayı becermiştir. Onun adını daha çok erkek filmlerinin feminist yönetmeni olarak anmak mümkündür.
İngiltere’nin video klip yönetmeni çıkaran döneminde piyasaya giren Ridley Scott, kardeşi Tony Scott gibi bu yönde devam etmemiştir kariyerine. Öyle ki Tony’nin aksine o kliplerde öğrendiği estetiği klasik Amerikan sinemasının tabanına yerleştirmeyi seçmiştir. Bunun sonucunda da aslında yenilikçi renk paleti, üç boyutlu detaylar, yavaş çekim tekniği ve tepeden tırnağa çalışılmış çerçevelerle öne çıkan bir üslup çıkarır karşımıza. Bu da zaten filmlerinin belli bir derinliğe kavuşarak ciddiye alınmasını sağlamıştır.
60’ların İngiliz biçimci yönetmenler kuşağına yakındır
Bunun da sebebi İngiliz sinemasının 60’ların sonunda çıkan Richard Lester, Nicolas Roeg ve Ken Russell’lı ekolünün biçimci yönetmenlik stiline yakın durmasıdır. Yani bir önceki kuşağın yolunda ilerler Scott. Bu isimlerden ise hikaye akışını ve görsel dokuyu en çok öne çıkaran Nicolas Roeg’un sinemasına yakın durmuştur yönetmen.
Aslında tam da bu doğrultuda biçimci bir sinema stili izlediğimizi düşünsek de, kurgu konusunda Ken Russell’ın yenilikçi filmlerindeki gibi video kliplere yakın bir eğilime tanıklık etmeyiz onun filmlerinde. Bu durumun ana tanımı, biraz da mavi ve kırmızı gibi renklerin öne çıktığı bir sinematografidir aslında. Yani yönetmen, filmlerini standart renk paletinden arındırarak ışık filtrelerini öne çıkartmıştır. Bu da onun görsel üslup konusunda her zaman bir ihtişam vaat ettiğini kanıtlar.
Bir Ridley Scott filmini tanımak zor değildir
Aslında Scott’ın kariyeri genelde üç filmi üzerinden anılır. Ancak onun, her türde film üreten ve bunlara kendi estetiğini veya anlayışını getiren bir yönetmen olduğu söylenebilir. Öyle ki en sıradan hikaye ya da formülden bile bir Ridley Scott filmi çıkabildiğini iddia edebiliriz. Bu sebeple de filmografisindeki eserleri, onun imzasını taşıdığını bilmeden izlediğimizde ayırt etmekte zorlanmayız.
Yönetmen, sinemaya swashbuckler (kılıç dövüşlü tarihi filmlere verilen isim) alt türünün bir ürünü olan, yani macera türünün 30’larda ‘Zorro’, ‘Üç Silahşörler’, ‘Monte Cristo Kontu’ gibi serilerle ortaya çıkan bir kolunun temsilcisi “Düellocular” (“The Duellists”, 1977) ile ülkesi İngiltere’den girmiştir. İlginçtir kariyerinin ilerleyen bölümünde çekeceği “Robin Hood” (2009), bu alt türü aynı nostaljik bakış açısıyla benimseyeceği yegane film olacaktır.
Erkek filmleri çeken feminist bir yönetmen
Ancak bu girişin iki kilit konuyu aydınlattığı söylenebilir. Birincisi Scott, erkek filmleri çekecektir, ikincisi video klip arka planını redederek dengeli bir yönetmenlik stilini, klasik Amerikan sinemasının film gramerini uygulayacaktır. Erkek filmi dediğimiz de aslında aksiyon, macera, savaş filmi, bilimkurgu ve kara film türlerinin alt türlerinde bir yolculuk sunmaktır. Öyle ki dünyada kadın filmine (chick-flick) müzikaller, romantik komediler, aşk filmleri ile melodramlar örnek verilmektedir genelde.
Fakat bu eğilimine karşın yönetmenin feminist bir bakış açışı olduğu, kariyerinin ilerleyen bölümünde ortaya çıkacaktır. Öyle ki daha filmograsinin ikinci halkası “Yaratık”ta (“Alien”, 1979) ana kahramanını bir kadından seçen ve onun gücü üzerine odaklanan Scott; katil aşıklar filmi (lovers-on-the-run road film) alt türünü iki kadınlı hale getiren “Thelma ve Louise” (“Thelma & Louise”, 1991) ile çığır açmayı veya “Jane’in Zaferi”nde (“G.I. Jane”, 1997) kadın bir askerin üzerine gitmeyi ihmal etmez.
Tavizsiz bir Amerikan cumhuriyetçisi
Tabii erkek filmi çekmek, feminist takılmak ve video klip arka planını dengeli kullanmak gibi konuları geçince yönetmenin keskin bir Amerikan cumhuriyetçisi olduğunu da eklemek lazım deriz. Öyle ki onun bazı filmlerinin politik söylemlerinin, ‘ABD’yi veya ‘Batı’yı savunur halde geçtiği de görülebiliyor.
Özellikle “Kara Yağmur”un (“Black Rain”, 1988) Uzakdoğu’ya karşı ırkçı yaklaşımı, “Cennetin Krallığı”nın (“Kingdom of Heaven”, 2005) Anti-Arabistan duruşu, “Yalanlar Üstüne”nin (“Body of Lies”, 2008) Afganistan’ı salak yerine koyuşu veya “Robin Hood”un Fransızları dışlaması bu tavrını ortaya koyar.
‘Uzaydan gelen yaratık filmi’ni paranoya gerilimine dönüştürdü
Aslında bu parantezi kapatıp yönetmenin türlere getirdiği yeniliklere daha çok dikkat çekmek gerektiğini belirtmeliyiz. Öyle ki modern yaklaşımıyla; ya tür kırması öncü iskeletlerin, ya değişik söylemlerin, ya da görkemli görsel yapıların öncüsü olmuştur yönetmen. Bu konuya verilebilecek ilk örnek, B filmi “It! The Terror From Beyond Space”in (1958) yeniden çevrimi olan “Yaratık”tır hiç kuşkusuz...
Bir bilimkurgu-korku ya da ‘uzaydan gelen yaratık filmi’ örneği olan bu eser, bir uzay gemisinin içinde mekik tutar. Orada insan karakterimizin psikolojisini paranoya atmosferiyle dengelerken, yaratığı ‘dışarıdan gelen tehdit’ olarak kullanır. Böylece ‘yaratık efektleri’ de A sınıfına yükselirken ‘uzaylı istilası filmi’ alanında yenilikçi bir yaklaşım salgılanmıştır.
Kara film-bilimkurgu kırması bir fenomen
Yine bu alana yakın olan “Ölüm Takibi” (“Blade Runner”, 1982) ise “Metropolis”in (1927) sesli versiyonudur bir bakıma. Ancak Scott, filmde her yapıtında görüldüğü gibi üç boyutlu ve bol detaylı bir dünya yaratmıştır. Bu doğrultuda da siberpunk bilimkurgu ile kara film motiflerini iç içe geçirmesiyle dikkat çekmiştir.
Öyle ki tipik bir hard-boiled dedektif olan ana karakter Deckard’ı merkeze yerleştirmesi bir tarafa, burada androidlerin kusursuz halleri ve 2019’un dünya portresi bir hayli çarpıcıdır. Ancak yönetmen, aksiyona kaymayarak “Terminator”un (1984) yaptığını yapmak istemediğini ispatlamıştır bir diğer taraftan da...
Zira onun esas amacı kara filmin o stilize gramerini kullanarak, aslında Coenler’in sinemaya “Kansız” (“Blood Simple.” 1984) ile getirdiği gölge oyunlarını renkli ışıklarla yapma mantığına yaklaşmaktır. Yani her iki alanda da çığır açmıştır bu eser, Scott’ın ustalığıyla. Hem siber-punk bilimkurgu hem de neo-noir dünyasında. Böylece ‘scifi-noir’ (bilimkurgu-kara film) adlı sonradan bolca kullanılacak bir füzyonun (belli formülleri iç içe geçirme anlamına gelen sinema terimi) da öncüsü olmuştur.
‘Katil aşıklar filmi’nde de kalıpsal değişiklikler yapmıştı
1991’de çektiği katil aşıklar filmi “Thelma ve Louise” ise feminist okumalara uygun bir alt tür örneğidir. “Bonnie ve Clyde” (“Bonnie & Clyde”, 1967) ile yenilenmesine karşın, esasen “Gun Crazy” (1950) ile start aldığı bilinen bu formül, Geena Davis-Susan Sarandon ikilisinin korumacı kadın tiplemeleri ile erkeklere karşı da bir duruş sergilemiştir. Hem ABD’nin kadınlara uyguladıklarına yaklaşımıyla, hem de politik zeminiyle dikkat çeken bir formülün ürünü olmuştur.
Scott’ın bu filmler dışındaki kariyerine baktığımızda, ilk olarak “Gladyatör”de (“Gladiator”, 2001) ‘kılıç ve terlik filmi’ (‘sword and sandal film’) adlı İtalyan sessiz sinemasının bir alt türünü benimseyip onu tarihi epiğe dönüştürürken yakaladığı görkem öne çıkar. Film aynı zamanda Russell Crowe ile ilk işbirliğidir yönetmenin...
Her filme ayrı bir sinema dili
Filmografisinin geri kalan örneklerine odaklanınca ise, genel anlamda Scott’ın görsel derinliğinden taviz vermediğini söyleyebiliriz. Bunun yanında her filmi için de ayrı bir sinema dili dokuması, onun ‘usta’lığını ya da ‘fark’ını perçinleyen bir başka unsurdur.
Öyle ki “Üçağıtçılar”ın (“Matchstick Men”, 2003) dolandırıcılık filmi alanında faaliyet gösterirken Nic Cage’in ana karakteri için sıçramalı kurgu tekniğini benimsemesi onun psikolojisini ortaya koymuştur. Crowe ile ikinci çalışması “İyi Bir Yıl” (“A Good Year”, 2006) ise eski model klasik bir aşk hikayesi olmasına karşın yine iki karakterin ruh hallerini ayrı ayrı tasvir etme konusunda çok yönlülüğünü ispatlamasına yaramıştır. Aynı zamanda Scott’ın ilk ve tek kadın filmi olma özelliği de taşımıştır.
Bunların dışında 80’lerin zeminine uygun hale getirdiği peri masalı filmi “Efsane”nin (“Legend”, 1985) görsel şölene dönüşmesi, felaket filmi “Dostluk Denizi”nin (“White Squall”, 1997) duygusallığı efektlerle yakalaması, polisiye “Kara Yağmur”un (“Black Rain”, 1988) farklı renklerden güç alırken ‘motorsikletli filmi’ (biker movie) alt türünden de beslenmesi, “Kara Şahin Düştü”nün (“Black Hawk Down”, 2001) güncel savaş filmi konseptini tempolu hale çevirmesi, tarihi-epik “Cennetin Krallığı”nın savaş sahneleriyle dikkat çekmesi, biyografi “1492”in (1992) ise arşivlik bir görüntüye bürünmesi; sinemada her türlü şeyi altından kalkabilecek memur bir yönetmen olduğunu ispatlamıştır Scott’ın.
Sinemanın yeni teknolojilerine ayak uydurduğu söylenemez
Tabii en dingin ve karizmatik Hannibal Lecter filmi olan “Hannibal”ı (2001) ürettiğini ve orada psikolojik bir savaşım sunduğunu da unutmamak lazım. 2007’de gangster filmi “Amerikan Gangsteri” (“American Gangster”) ile 2008 tarihli politik casusluk filmi “Yalanların Üstünde” ise yönetmenin günümüz sinemasında hakimiyet kuran el kamerasına geçerek görsel vizyonunun mükemmeliyetçiliğinden uzaklaşmasını sağlamıştır.
Zaten 2010’de çektiği “Robin Hood”da bu anlayıştan vazgeçmesine karşın yine de teknolojiye ayak uydurma sürecinde geriye giden yönetmenlik zaaflarından kurtulamadığı görülmüştür. Belki de yönetmenin biraz da rahatsızlığı sebebiyle set ortamından çabuk çıkma psikolojisini ortaya koyan bir eski model swashbucker filmine dönüşmüştür o eser o da olabilir.
Ancak böylesi projeleri el kamerasını çok iyi kullanan Michael Mann’e teslim etmesi şart kanımca. Zaten 2011 yılında gelmesi planlanan ‘Yaratık’ serisinin iki önbölüm projesi için çalışmalara başladığını duyduğumuz için de içimiz şimdilik rahat. Neyse ki o da son yıllarda moda olan ‘önbölüm’ geleneği ile genişletilmesi gereken mitleri genişletecek.
Görsel ihtişam olmayınca cumhuriyetçi bakış öne çıkıyor
Elbette Russell Crowe, Denzel Washington ve Leonardo DiCaprio gibi oyuncularla çalışmayı ve para kazanmayı sürdürüyor Scott sözünü ettiğimiz son üç filminde. Ama sinemasının o görsel görkemini ve üç boyutluluğunu bir kenara bırakıp yeni yetme işlere soyunduğunu kanıtlıyor bu eserler. Bu sebeple de daha çok Amerikan cumhuriyetçisi bakışını ortaya koyuyor ister istemez. E ne de olsa görsellik sizi yakalayamazsa, ister istemez dramatik yapıya odaklanıyorsunuz.
Zaten Scott’ın kariyerini de senaryoların başarısıyla gelen başyapıtlar ile dökülen kalemlerin etkisiyle sadece ‘görsel olarak öne çıkan filmler’ olmak üzere iki bölüme ayırmak mümkündür.
Ridley Scott’ın en iyi 5 filmi:
1-Ölüm Takibi (Blade Runner) (1982)
2-Yaratık (Alien) (1979)
3-Thelma ve Louise (Thelma & Louise) (1991)
4-Gladyatör (Gladiator) (2000)
5-Kara Şahin Düştü (Black Hawk Down) (2001)
KEREM AKÇA
keremakca@haberturk.com