Doğru insanı bulma kılavuzu
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
3 AĞUSTOS FİLMLERİ
Romantik-komedi kulvarında seyirciyi iyi hissettirmeyi kafasına koymuş, bu yolda da temposunu, kurgusunu, renk paletini, oyunculuklarını ve mizahi omurgasını doğru belirleyen bir eser. “Ne Adam Ama”, sevgilisinden ayrılmasıyla doğru insanı bulma konusunda adımlar atmaya başlayan, öncesinde ‘rekabet’i ardından ‘saklı aşk’ı zihninde sınayan bir bireyin hikayesini sunuyor. Bunu yaparken zaman zaman romantik tuvalet komedisi kavramına yaklaşan yetkin sahneler sunmasıyla da Hollywood’un kendini iyi hisset filmlerinden fazla farkı olmayan, günümüze uygun bir dinamikliğe ulaşıyor. Nihayetinde dünyayla derdi olmayan, ancak büyük oranda nokta atışlarıyla güldürmeyi ve duygusallaştırmayı beceren bir ‘izle ve imha et filmi’ var karşımızda.
Bir romantik-komediyi oluşturmak için bütün maddeleri ardı ardına sıralayan, ana dilinin aksanına ve tonlamasına bakıp ‘Almanca’ olduğunu fark etmenizle şaşırtan bir eser... “Ne Adam Ama” (“What A Man”, 2011), büyük oranda bir Hollywood kendini iyi hisset filminin içinde olduğunuzu hissettiriyor. Zira oradaki bütün hikaye anlatma metotlarını görsel ve dramatik olarak karşımıza çıkarmakla kalmıyor. Aynı zamanda yer yer ‘sempatik’ bir ‘görünüm’le de ruhunuzu esir alıyor.
Akılda kalıcı bir şey söylemeyen, yeni komedi geleneklerine hakim bir eser
Üstelik bunu yaparken ‘olası aşıklar’ın bir tarafını Sibel Kekilli’nin canlandırması da ayrı bir tesadüf... Elbette Matthias Schweighöfer’in hem yazıp, hem yönetip, hem de başrolünde oynadığı filmi izlerken çok derin bir ilişki muhasebesi, incelemesi beklemek mümkün değil. Nihayetinde yalnız bir öğretmenin, sevgilisinden ayrılıp geçmişine dönme ve kendini sorgulama öyküsü bu. Bunu derinlemesine arşınlamaktan ziyade ‘komedi’ vasfının altını doldurmayı seçiyor.
Mesaj olarak ise ‘doğru insanı bulmak için yaşadıklarına bakıp, tercihlerini kontrol etmelisin’ gibi çok da görülmemiş diyemeyeceğimiz bir cümleye açılıyor. Ancak belli ki son 10 yılın mizah anlayışını, kitle arzusunu bilen Schweighöfer-Doron Wisotzky ikilisi, büyük oranda sözlü ve görsel espri odağını bu ‘derece’ye yerleştirmiş. Büyük bir kısımda ‘tuvalet komedisi’ geleneğinin içeri sızmasının yanında ‘kılık değiştirme’, ‘zaaflar’, ‘yanlış anlaşılmalar’, ‘grotesk geçmiş görüntüleri’ ve ‘kültür farkları’ gibi alt başlıkların da bu tür ürünün altını hakkıyla doldurduğu kesin...
Romantik tuvalet komedisi diyebilir miyiz?
Özellikle ilk bölümde filmin ‘romantik tuvalet komedisi’ halini alarak bir anlamda şimdilerde Hollywood tür filmlerinde artan ‘cinsel ilişki’ odaklı felsefik tavrın ötesinde bir ‘belden aşağı espri’ odağı yarattığı söylenebilir. Bunlardan özellikle karakterimizin dolapta sıkıştığı sahne ile penis ormanında dolaştığı hafif gerçeküstücü sekans kahkahalar attıracak cinsten.
Aslında filmin amacına ulaşıp ‘aşk’ ile ‘komedi’yi dengelerken, bir anlamda altından kalktığı durum da bu olmuş. Eğer erkek belli bir arayışın içine giriyorsa, büyük oranda hedefi ‘cinsellik’tir ilk olarak. Bu da sarışın sevgilisinden ayrılmasıyla birlikte onu kendisinden daha yakışıklı sevgiliyi röntgenlemeye veya eski okul arkadaşının Fransız flörtüyle arasında olabileceklere yönlendiriyor.
Zaman zaman iğrençlik dozajını kaçırmış
Bu durumlar ‘seks’ ve ‘tuvalet’ mizahı odaklı sahneleri dramatik yapıya zekice yapıştırırken, özellikle bütün karakterlerin bir araya geldiği parti bölümünde, kusma ile başlayan ‘iğrençlik’ düzeyinin abartıldığını da kabul edelim. Ancak filmin kendini ciddiye almadan montaj sekans, paralel kurgu ve detay plan dengesini, tempoyu ve İngilizce müzikleri doğru ayarlayarak kurduğu çatı tutuyor.
Elindeki bu malzemeyle dünyayı kurtarmaya çalışmıyor “Ne Adam Ama”... Ama popüler müziklerle akıcı duran, tuvalet komedisi yapıştırmalarıyla güldüren, geçmiş ile günümüzü iç içe geçiren duygularla aşk müptelalarını tatmin eden bir süreç vaat ediyor bizlere.
Hem aşk hem eğlence arayanları memnun edecek şen şakrak bir seyirlik
Sinemaskop oranında da görüntü yönetmeni ile kurgucunun uyumuyla bu gerçekleşiyor. Alt kavramlarda kaybolmaktan ziyade özellikle ana karakterin yükseklik korkusu üzerine gidilen ‘tutarlı’ bölümler de bir hayli başarılı. Diyalog ve görsel espri yerleştirme konusunda zaman zaman tökezlemesine karşın genel anlamda, yormadan kendi yolunu çizen bir eser karşımızdaki...
Bu avantajın katkısını büyük oranda arkasına alırken şen şakrak bir seyirlikle de seyircisini uğurluyor. En az Hollywood romantik-komedileri kadar da eğlenceli ve duygusal olmayı beceriyor. Kekilli ile Schweighöfer’ın birbirine uyumuyla yükselen ‘onu mu seviyorum, yoksa diğer sevgilimi mi?’ durumu da yüreğinizden yakalıyor. Elbette ‘izle ve imha et!’ emir kipinin eşliğinde...
FİLMİN NOTU: 5
Künye:
Ne Adam Ama (What A Man)
Yönetmen: Matthias Schweighöfer
Oyuncular: Matthias Schweighöfer, Sibel Kekilli, Elyas M’barek, Mavie Hörbiger, Thomas Kretschmann
Süre: 95 dk.
Yapım yılı: 2011
ANDROID’İM OLUR MUSUN?
Son dönemde bolca uygulanan ‘bilimsel deney filmi’ formülünün, 1970’lerde sinemaya giren ‘android’ merkezli yorumu denebilir. “Eva”, böylesi bir amaçla yola çıkarken ne günümüze uygun bir girişimde bulunabiliyor, ne de yaratan-denek ilişkisinin altını doldurabiliyor. Aksine anlık üç boyutlu efektler, külüstür robot tasarımı, sürpriz algısı, mükemmeliyetçi sinematografi ve aile sevgisi gibi ‘anlık göz boyama heveslisi hamleler’le yol almaya çabalıyor. Böyle olunca da İspanya etiketli “Aç Gözünü”nün bilimkurguda bellek yaratımı konusundaki devrimci yolunu karşılamayı beceremezken, çerçevesini daraltıp “Yapay Zeka” ile “Bicentennial Man” arasında duran ‘teknofobik’ bir filme dönüşüyor.
Bazı bilimkurgu filmleri sadece teknolojik gelişimi hedefleme uğruna inşa edilebilir. Bu durumda belli bir alt türe ait olmayan bu eserler, bir bakıma yol çizme konusunda da bambaşka adımlar atarlar. “Robocop”un (1987) büyük oranda böyle bir işlevi vardır örneğin. “Yapay Zeka” (“A.I.: Artifial Intelligence”, 2001) için de benzer şeyler geçerli...
Teknofobik bir film
“Eva” (2011) ise böylesi bir amaç doğrultusunda yola çıkan bir ‘teknolojik deney filmi’ olarak anılabilir. Bu konuda ‘bilimsel deney filmi’ şablonuna yaklaşıp son dönemden “Kara Gökkuşağının Ötesi” (“Beyond the Black Rainbow”, 2010) ve “İçinde Yaşadığım Deri” (“La Piel Que Habito”, 2011) ile akrabalık kurması da filmin şansının yaver gitmemesini sağlıyor. Zira burada gelişmiş bir 2041 dünyasında sadece cep telefonu bağlantılarının ‘manyetik ekran’ vesilesiyle aralandığı, bunun ötesinde de robotların belleklerinin hedef alındığı bir teknoloji var.
Biraz ‘cyberpunk’ kavramıyla eşleştirilebilecek bu duruşun üzerine ise daha dramatik bir aile filmi üzerinden gidiliyor işin doğrusu. ‘Teknofobik’ bir omurganın içerisinden hedefler belirleniyor. Kike Maíllo, yaratan-denek ilişkisi üzerinden Tanrı-ari ırk ilişkisine varan süreçte çok fazla idman yapmayıp aslında bütün zamanını klasik hikaye anlatma sinemasının ‘mükemmellik’ sırlarıyla harcamış gibi.
Dış görünüş her şey değildir
Sinemaskopta minimal efektlerin, oyuncuların ve renklerin rahatsız etmeyecek bir berraklık ve derinlik sunmasını istiyor. Buradan bir ‘kalite’ aşılıyor. Yabancıların ‘well-done film’ dediği ‘iyi çekilmiş film’ düşüncesi tutuyor. Ancak esas olan bu ‘kalite’nin yan unsurlarla doldurulması, bir anlamda ‘katmanlar’ın doğru inşa edilmesidir. Ancak gelin görün ki “Eva”, İspanyol sinemasında çokça gördüğümüz, korku/bilimkurgu yükselişinde de dikkat çeken senaryo sorunuyla haşır neşir bir eser.
“Aç Gözünü”nün (“Abre Los Ojos”, 1997) bellek yaratma düşüncesinden çokça esinlediği açık duran eserin, bu ‘cümle’yi filmi ‘nokta’larken açığa çıkarıp ‘kromozomlar’ arasında dolaşarak bize veda etmesi tesadüf değil. Zira hedef burada ‘yapay zeka’sı olan bir android yaratıp çığır açmak.
Geniş çaplı temalar, dar alana sıkıştırılıp demodeleştiriliyor
Ancak ortada uzaydan çıkıp gelen robotların ötekileştirildiği 50’ler (Bkz. “Dünyanın Durduğu Gün”, “Yasak Gezegen”), insan görünümlü robotların ya da androidlerin devreye girdiği 70’ler (Bkz. “Westworld”, “Stepford Kadınları”, “Android”), robotik güçlerle idame ettirilen insanımsıların ya da cyborgların üretildiği 80’ler varken (Bkz. “Terminatör”, “Robocop”), hala bu sibernetik teknolojiye bağlı kalmak yeterli mi? Yoksa alternatif gerçeklik, paralel evren, rüya inşaası gibi günümüze uygun temaları tercih etmek gerekmez mi?
Bu durum “Eva”yı 2000’ler dünyasından alıp 30-40 sene öncesinin ‘bilimkurgu furyası’na ait yapıyor bana kalırsa. Çünkü “Aç Gözünü” gibi parçalı bir dünya portresinden ‘yaratılmış bellek’ meselesine girmektense bunu çok geriye götürüp 30’ların bilimsel deney filminin gerçekleriyle ‘Doctor X’in yapay zekalı android yaratması’ mizansenine yedirmeye çalışıyor film. Karakterler de o zamanın ‘boyut’unda bir yolculuğa çıkıyor. Anlayacağınız geniş çapa açılan bir temayı, dar alana sıkıştırıp üzerine de iki kemer bağlıyor film.
Isaac Asimov’un eserlerini akla getiriyor
Zaten böylesi eserlerin seviyesine inmek bir anlamda hedef küçültüp ya da ‘iddia’yı geri çekip bellek yaratımı konusunda son 15 senedeki devrimci işlerle yarışma şansını bile en baştan yitiriyor. Bir anlamda “Eva”yı “Yapay Zeka”, “Bicentennial Man” (1999) gibi eserlerin seviyesine indiriyor. Isaac Asimov’un robot teknolojisi üzerine yazdıklarıyla karşılaştırılır hale getiriyor.
Ancak bir diğer taraftan da filmin senaryosu, daha ziyade android gözünden bir ‘gotik edebiyat’ ürünüymüşçesine, hiçbir adımını-detayını doğru yerleştirmeyen bir şablona sahip. Bu da bütün kolaycı yolları hatmedip sürpriz, kalp çarpıntısı, kırmızı kıyafet klişesi tekinsizliği ve merak aşılama derdine düşmesini sağlıyor. Dramatik yapının yönelimine bakınca ne kadar kırılgan olduğunu ve aslında bir şey anlatmadığını görüyorsunuz.
Senaryo zaafları, bilgisayar demosu kıvılcımları ve külüstür robotlar
“Eva” da daha ziyade görsel olarak kaliteli dursa da senaryosunun zaaflarından çekiyor. Bilimsel deney filmi alanında açtığı yollarda görsel efektlerinin ve robotlarının ‘külüstür’ hallerinden de büyük oran darbe yiyor. Filmden ayrı bir bilgisayar demosu gibi duran ‘yapay zeka’ transferleri ise bir anlamda bütünü zedeliyor.
Robin Williams’ın ‘Bicentennial Man’i gibi duran eski model robotun halini ortaya koyuyor. Bu da yaratan-denek ilişkisindeki vasıfları derinlere indirmekten ziyade düzlüğe çıkarıyor. Dışarıdan gelen çocuğun yapma aileye, tutku birlikteliğine ısınma çabasının, ‘Tanrı-insan’ ya da ‘baba-kız’ karşılaştırmasında kayda değer bir katman açamaması ise büyük oranda ‘basit numaralar’ın katmanlar açılmadan yerleştirilip arada boşluk bırakılmasına yol açmasıyla ilintili...
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Eva
Yönetmen: Kike Maíllo
Oyuncular: Daniel Brühl, Marta Etura, Claudia Vega, Alberto Ammann
Süre: 94 dk.
Yapım Yılı: 2011
UFAK ÇAPLI BİR ‘NASHVILLE’
Farklı zaman dilimlerindeki ve sınıflardaki ‘yasak ilişki’ kavramını ele almayı seven, bu açıdan da kimi zaman günümüzün Antonioni’si olarak anılan David Mackenzie, bu sefer ‘olta’sını bir müzik festivaline atıyor. ‘Eğer iki solist konserlerinden bir gün önce birbirine kelepçe ile bağlanırsa ne olur?’ sorusunu soruyor. Bunu ise doğal renkler, sıçramalı kurgu, diyaloglar ve uzun planlarla kurulu bir anlatı yoluyla yarım “Nashville” havasında bir temsille sarıyor. Böylece bir başka ‘ilişki-aşk-tutku’ mizanseni üzerine daha zorunluluklar ve bağlılıklarla ilgili aykırı sorular sormayı beceriyor.
Bir müzik festivalinde sahne alacak iki genç, bir rahibi kızdırınca olanlar olur. İkiliyi birbirine kelepçeleyen bu ‘otorite’ figürü bir anlamda ‘ahlaki’ süreçlerin başlamasına sebep olur. Böylece ‘Woodstock’ döneminden beri Beat kuşağının katkısıyla özgürlükçü seks, uyuşturucu ve rock’n roll temsili olarak bildiğimiz bir platform karşımıza çıkar. Böylece belgesel klasiği “Woodstock”un (1970) “Özgür Woodstock”ta (“Taking Woodstock”, 2009) Ang Lee’nin katkısıyla kurmacalaştırıldığı temasal dünyasından bir tutam izleriz.
Süreçle devreye giren bağlılık burada zorunluluğa dönüşüyor
Öncelikle her türlü şartta ‘yasak ilişki’yi, ‘cinsel tutku’yu ve ‘aşk’ı kendine ana tema olarak belirleyen David Mackenzie, burada da olağan dışı bir şablondan seslenme peşinde. Robert Altman’ın “Nashville”indeki (1975) karakterlerin birbirinden habersiz bir politik kongre için buluşmaları mizansenini, modern sinema gerekleriyle yerine getirmesi burada kazara ‘bağlanan’ iki şöhretli karakterin etrafında canlanıyor.
Bir anlamda onun kısa versiyonu olarak görülebilecek “Bu Gece Benimsin” (“You Instead”, 2011), zıvanadan çıkan özgürlükçü süreci varoluşçu bir incelemeye alıyor. Alkol, uyuşturucu ve seks arasında gidip gelen iki ana karakterin nasıl bu ‘bağlı’lığı yönlendirebileceğini ele alıyor. Aşkta zamanla oluşan bağlanmanın başlangıçta yürürlüğe girmesiyle yaşanabilecekleri sorguluyor. Parçaları değiştirince de ‘araya’ giren her türlü kavramı olmadık yerlerden içeriye dahil ediyor. Bir karşıt kültürün yozlaşmasına alternatif bakışıyla dikkat çekerken, inceleme noktasındaki ‘gerçekçi’ tonla bir vurguda da bulunuyor. Nihayetinde ilginç bir yasak ilişkinin dehlizlerine ‘hakkı’yla girmeyi beceriyor.
Özgürlükçü ilişkiler modern bir dile oturtuluyor
Belki Mackenzie’nin, “Tutku Nehri” (“Young Adam”, 2003), “Tutku” (“Asylum”, 2005), “Çapkın” (“Spread”, 2009) ve “Yeryüzündeki Son Aşk” (“Perfect Sense”, 2011) gibi salgın arifesinde veya farklı sınıflarda ‘seks’in öne çıkarılıp sonuçlarının arandığı filmlerinin anlatı yetisi yok burada. Ama dolgun oyunculuklardan güç alan yönetmenin, birkaç plan sekansla “Nashville”e göz kırparken sıçramalı kurgu, doğal renkler ve diyaloglardan beslenen bir görsel yapıyı özellikle seçtiği de kesin. Hatta bunun arka planını ‘işini şansa bırakmadan’ iyi dolduran bir yönetmen gözü de izliyoruz. Yani üçüncü dünya ülkelerindeki ‘derinliksiz’ başıboşluk yok.
Bu durum da ‘özgürlük’ü çerçeveleyen bu düzende, ‘metaforik’ sebeplerle ‘bir anlamda kendi sahne öncesi utangaçlıklarını ve ün dünyasındaki durumlarını seksle dışavuran’ iki karakter üzerinden inceleniyor. İkisinin de sevgilisi olmasına ve ‘dörtlü ilişki’ mizansenindeki “Bob, Carol, Ted & Alice” (1969) gibi ‘eş değiştirme’ kavramına kadar uzanan anlar yaşansa da asla karşımıza o yönde bir eğilim çıkmazken, aslında hedef bir kültürün oluşturduklarını mercek altına almak.
Adeta yarım bir “Nashville”
Mackenzie, müzik ve sinema adına özel ilgi filmi üretirken çok ünlü birini devreye sokmadan insancıl mesajlarla ve sıkışmışlıklarla ilgilenip aşk ile seksin zorundalıklarla karşımıza çıkabileceğini vurguluyor. Bu durum da “Bu Gece Benimsin”in şöhret dünyası ile müzik festivallerinin ‘tutku’ kavramıyla imtihanını karşıt kültür adına bir şeyler söyler hale getiriyor.
Mackenzie adına ise farklı bir yaklaşım izliyoruz, yarım bir “Nashville”le yüzleşiyoruz. Onların dışındaki karakterlerin ‘doğaçlama’ girişlerinin aslında bir süreci, bir kültürü çıkarmak için var olduğu da bu merkezi ilişkinin ‘özgür’ hali ve sonrasını düşünmeyen vizyonuyla açığa çıkıyor. Böylece ayrıksı bir aşk filmi ürüyor. Elbette yönetmenin Altman’ın ‘kesişen hayat hikayeleri’ni özellikle birbirinden ayıran yaklaşımını keskinleştirip filmi daha yukarılara taşıyabileceğini de söylemeliyiz. Bu haliyle ise “Bu Gece Benimsin”, biraz müzikseverleri hedefleyen özel ilgi filmine yakın duruyor ister istemez.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Bu Gece Benimsin (You Instead)
Yönetmen: David Mackenzie
Oyuncular: Luke Treadway, Natalia Tena, Matthew Baynton, Alastair Mackenzie, Ruta Gedmintas, Sophie Wu
Süre: 80 dk.
Yapım Yılı: 2012
SADECE ‘BASKIN’ YAPMAK İSTEYENLERE!
Cyril Rafaelli, Mark Dacascos gibi video piyasasında adına filmler üretilen oyuncuların ‘dövüş yüklü B sınıf aksiyonları’nı hatırlatan eserlerin Endonezya şubesi... “Baskın”, bir binaya yollanan polisler ile gangsterlerin katlar arası mücadelesini ‘kapışma üstüne kapışma’, ‘şiddet üstüne şiddet’, ‘kelle üstüne kelle’ düşüncesiyle perdeye aktarıyor. Ancak buradan bir sinema veya kültürel dövüş filmi tabanı çıkaramıyor. Uzak Doğu kaynaklı değişik dövüş sanatları meraklılarına 2003 tarihli Tayland mamulü “Ong-bak”ı öneririz.
B sınıf bir aksiyon filmi üretmenin yollarını birbiri ardına sıralayan “Baskın” (“Serbuan Maut”, 2011), kapalı mekandan bir şiddet ve koreografi fetişizmi çıkarmak istiyor. Bunun için de ‘polis’lerini en ‘kaliteli’sinden seçip oraya yönlendirirken gangsterlerini de bu yönde bir çatışmanın orta yerine yerleştiriyor. Fazlasıyla Hong Kong ‘triad filmleri’ni (kültürel gangster filmi) andıran bu toplanma sürecinin amacı zamanla ortaya çıkıyor.
Üçüncü dünya ülkesine Batı ambalajı
Gareth Evans’ın Galler kaynağından üçüncü filminde yaptıkları, bir üçüncü dünya ülkesinde ucuz Avrupalı ambalajından öteye gidemiyor. Bu da Tony Jaa’yı parlatan “Ong-bak”ın (2003) arkasındaki Taylandlı Prachya Pinkaew’un, ‘sarı’ doku ve ‘heroic bloodshed’ (Hong Kong’ta kahramanın öne çıktığı popüler filmler) düşüncesiyle ihtişam aşıladığı noktanın üzerine koymak istemediğini ortaya çıkarıyor.
Aksine Cyril Rafaelli ve Mark Dacascos gibi dövdükçe kült kitlesi olan bir şablonun peşinde yönetmen. ‘Kendi kendinizi öldürerek inin’ diyen bir merkezi dövüşçünün çevresine konumlanan eserin, apartmanın katları arasında yaşattıkları ise tam bir kaos havasında...
Eğer baskın yapmak isteyen genç bir ruhunuz yoksa...
Dövüş sahnelerinin ve çatışmaların üst üste bir kartonlukla binmesi bu Endonezya filminin özetini ortaya koymaya yarıyor adeta: Bolca şiddet, sayısız şiddet aleti, çekiç, bıçak, cob farketmeden ‘kelle hesabı’ ile ortaya çıkan bir video piyasası aksiyonu.
Çokça üretilen ve 80’ler ruhunu hatırlatan bu duruş, Chuck Norris’in yaşlı döneminden biraz daha dinamik kabul edelim. Ancak koreografi ve sinema anlamında o kadar ‘steril’ ki her şey, bir noktadan sonra bu dala tutunmak istemiyorsunuz.
Tabi siz de bu binaya baskın yapma veya birilerine şiddet uygulama gibi bir isteğe sahip değilseniz... “Baskın” o zaman sizi bekliyor olabilir. Ötesini aramamakta fayda var. Zira en azından iyi çekilmiş bir dövüş filmi arzuladığınız noktada, B sınıf bir ‘üçüncü dünya ülkesi aksiyon’uyla yüzleşiyorsunuz.
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Baskın (Serbuan Maut / The Raid: Redemption)
Yönetmen: Gareth Evans
Oyuncular: Iko Uwais, Joe Taslim, Donny Alamsyah, Yayan Ruhian, Pierre Gruno, Verdi Soleaiman
Süre: 101 dk.
Yapım Yılı: 2011
SAVAŞIN ÇIKARTTIĞI BİR COĞRAFYA
Japon animelerinin artık seri üretime dönüştüğü bir devirde karşımıza çıkan, Hayao Miyazaki’nin şirketi Studio Ghibli imzalı bir 2. Dünya Savaşı dönemi ürünü. “Tepedeki Ev”, gençlik hikayesini sıradanlaştırıp politik arka planı öne çıkarmasıyla, “Barefoot Gen” etkisinde saygı duyulası ve samimi bir esere dönüşüyor. Ama uzun metraja kendini ayarlama zaaflarını da bir türlü bertaraf edemiyor.
2. Dünya Savaşı’nın açtığı ‘nükleer’ dozlu yaraları sarmaya çalışan Japonya coğrafyasından bir gençlik hikayesine uzanan “Tepedeki Ev” (“Kokuriko-zaka Kara”, 2011), Hayao Miyazaki’nin oğlu Goro Miyazaki’den kalıbına uygun bir anime çalışması sunuyor. İnsan modellemesinde ve ‘ev’ kullanımı konusunda sıkıntı yaşamayan eserin, bu konuda bir tutarlılıkla yol aldığı söylenebilir. Bu noktada politik arka planın yaraları açısından da son derece keskin bir damar oluşturduğu kesin.
“Barefoot Gen”in yoğun etkisi hissediliyor
“Yerdeniz Öyküleri”ndeki (“Gedo senki, 2006) Ursula K. Le Guin’in ‘fantastik macera’ yapısından son derece yetkin bir görsellik çıkaran yönetmenin, oradaki vurgunun ardından burada’ gerçeklik’e kaykıldığı kesin. Böylece de farklı bir yorum devreye giriyor aslında.
Oğul Miyazaki, 1964’te Tokyo Olimpiyatları’nın çevresinde olanları ve siyasi sıkışmışlığı peliküle aktarıyor. Fazlaca da Mori Masaki’nin Hiroşima’daki atom bombası patlaması sonrası ailesini kaybeden bir çocuğun gözünden ‘ruhsal’ sıkıntıyı anlatan şaheseri “Barefoot Gen”i (1983) ‘örnek’ aldığı söylenebilir kendisinin.
El çizimlerinin yetkinliğiyle savaş karşıtı bir samimiyet
Belki “Rüzgarlı Vadi” (“Kaze No Tani No Naushika”, 1984) ve “Gökteki Kale” (“Tenkû No Shiro Rapyuta”, 1986) gibi ismini çağrıştığı babasının filmlerinin seviyesinde bir felsefik bütünlük ve akıcılık yok burada. Ama ‘masal’a girmeme keskinliği ile ilgilenen filmin, buradan ‘ana karakter’ yetkinliği ile el çizimi çizgilerinin sonucunu aldığı hissediliyor. ‘Tepedeki Ev’ oluşumu açısından da bir ‘savaşın derinliklerinden çıkarttığı ruhani coğrafya’ kıvamının oluşturulduğunu görebiliyoruz. Animenin genelinde arka plan eksikliği teknik açıdan yaşanmasa da ‘sıradan bir hikaye’nin ana akışı 91 dakikaya yayamama sıkıntısı da açıkça ortaya çıkıyor.
Bu durum “Tepedeki Ev”i saygı duyulası bir politik süzgeçten çıkan sıkıntılı aile yaşamı tasvirine dönüştürürken, kalıcı bir noktaya yerleşmekten alıkoyuyor. Aksine saygı duyulası bir ‘insani’ yetkinliğin sahibi, fazlasıyla ‘samimi’ ve ‘sevecen’ bir işin habercisi yapıyor. Hayao Miyazaki’nin de tükendiği bir dönemde oğlunun hala bir şeyler için çaba sarf etmesi ise sevindirici...
FİLMİN NOTU: 5
Künye:
Tepedeki Ev (Kokuriko-zaka Kara / From Up on Poppy Hill)
Yönetmen: Goro Miyazaki
Oyuncular: Masami Nagasawa, Junichi Okada, Keiko Takeshita, Yuriko Ishida
Süre: 92 Dk.
Yapım Yılı: 2011
NEPAL’E TURİSTİK GEZİNTİ
Ülkesindeki kadın meselelerini bitirdikten sonra “Yağmuru Bile”de Bolivya’daki sömürgeci kölelik temasına el atan kadın yönetmen Icíar Bollaín, burada ise dikkatleri Nepal’deki monarşinin kıydığı hayatlara çekmek istiyor. İspanyol bir öğretmenin başkent Katmandu’ya gelip eğitim sistemini, imam nikahına benzer evlilik sürecini ve daha nicesini görmesi ise daha ziyade bir ‘turistik gezi’ ya da ‘egzotik manzaralar bütünü’ olarak canlanıyor. Bu da ilk üç filminde anlatı ve görsel yapı oluşturma sıkıntıları çeken Bollaín’in, bu kez sosyopolitik meselesinin atardamarıyla bile tatmin edememesini sağlıyor.
#video# 64779#Filmin fragmanı için tıklayınız...#
Bir anlamda Çin ile Hindistan’a komşu Nepal toplumunu ‘tedavi etmek’ için 90’ların başında bölgeye gelen bir Batılı öğretmenin hikayesi denebilir. “Gökyüzünde Bir Ayna” (“Katmandú, Un Espejo En El Cielo”, 2011), bu düşüncenin içinde bir umutla yaşayan yöre halkının, tabiri caizse Verónica Echegui’nin canlandırdığı Laia’nın eline düşmesine odaklanıyor. Buradan da “Duyguların Rengi”nin (“The Help”, 2011) ‘siyah-beyaz’ ayrımı için yerleştirdiği ‘yardım eli’ durumunun bir benzerine Güney Asya temelinden bakıyoruz.
Nepal’deki siyasi sisteme biraz fazla ‘Batıcı’ bir bakış
Icíar Bollaín, İspanya’daki cinsiyet ayrımcılığı ve kadına uygulanan şiddetle ilgili ‘feminist’ sorunlarını bitirdikten sonra ‘göz ardı edilen’ ülkeleri odağına aldı orası kesin. “Yağmuru Bile”de (“También la Lluvia”, 2010) Bolivya’daki sömürgeci kölelik meselesine odaklanmasının ardından burada da Nepal’deki ölüme ve geriliğe yol açan tavizsiz monarşiye uzatıyor ‘yardım eli’ni. Ancak oradaki katmanlı sinema dili, ilgi çekici öykü ve etkileyici sinematografi burada yok.
Aksine yönetmen, bu ‘Batılı’ karakterin ‘evlilik’ dahil olmak üzere bütün yollarla ‘öteki’leştirilen yöre halkına, ‘krallık sistemi’nin getirdiklerine ‘bakış atması’nı ele alıyor. Buradan da ‘Batı’nın ‘Doğu’ya yardım eli uzatmasıyla birlikte ölümlere, evliliklere ve politik dayatmalara karşı gelemeyen bir ‘birey’in izini sürmekle kalıyor. Ele alınan romanın çok katmanlı olması da büyük oranda bu ‘ırkçı’ bakış açısını kalkındırmış gibi...
Kafası karışık bir görsel yapı
Zira İspanyol ana karakter dışındaki hiçbir tiplemenin, yani Nepallilerin karakterleştirilmediği, evliliğin dahi sanki gerçekleştiği bölgedeki dağları görüntülemek üzerine planlandığı görülüyor. Bu durum büyük oranda Bollaín’in bu zamana kadar sürekli ‘farklı görüntü yönetmeni’ tutarak aldığı ‘ısmarlama’ görsel yapı inşaasını bir kez daha yerine getiriyor. Sonucunda oranın ‘egzotik’ ve ‘baskın’ renklerle donatılmış mimarisi, kimi zaman röntgenci kamera, kimi zaman el kamerası, kimi zaman üst açı ile belgeleniyor. Hedef sanki Nepal’i ‘turistik bir göz’le ötekileştirip ‘güzel’ göstermek, ‘albenili’ kılmak imiş gibi gözüküyor. Film de bir anlamda sessiz sinemanın ‘gramer’ algısını geri getiriyor.
Bu da yönetmenin önceki yapıtındaki‘sinemasal’ yükseliş konusunda yanılmamızı sağlıyor. Zira onda bir görsel gözden ziyade kendi senaryosunu inceleyen bir sinema düşüncesi var. Bu da zamanla İspanyol sineması geleneğinden ziyade İngiliz ‘kitchen-sink drama’ eğilimine hapsolup Ken Loach gibi ‘kalıcı’ olmayan bir figüre dönüşmesini sağlayacaktır kendisinin. Çünkü ilk iki filmdeki el kamerası odaklı doğallığın, üçüncüde sinemaskopa ve biraz tempoya yüklenip Innaritu geleneğine yaklaştıktan sonra burada tamamen birbirinden bağımsız karelerden oluşan dağınık bir görsel yapıya transfer olması affedilir gibi değil. Birçok yönetmen, her filminde üzerine koyarken onun kariyeri adeta zigzaglı bir görsel harita izliyor. Buna sosyopolitik meselenin katmanlılığı da eklenmeyince ise “Gökyüzünde Bir Ayna”nın durumu açığa çıkıyor.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Gökyüzünde Bir Ayna (Katmandú, Un Espejo En El Cielo / Kathmandu Lullaby)
Yönetmen: Icíar Bollaín
Oyuncular: Verónica Echegui, Norbu Tsering Gurung, Saumyata Bhattarai, Montserrat Alcoverro
Süre: 104 dk.
Yapım Yılı: 2011
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
205: Korku Odası (205 - Zimmer der Angst): 3
Aramızda Bebek Var (Un Heureux Evénement): 5.5
Arıza Aşk (Bellflower): 7.2
Aşk Perisi (La Fée / The Fairy): 7
Aşk Sanatı (L’Art d’Aimer): 3.7
Azrail’i Beklerken (Poulet aux Prunes): 7
Babam İçin (Will): 5.5
Barbara: 7
Bir Mafya Hikayesi (Les Lyonnais): 4.5
Bu Dans Senin (Take This Waltz): 5.8
Buz Devri: Kıtalar Ayrılıyor (Ice Age: Continental Drift): 3.5
Can Yoldaşım (Darling Companion): 1.8
Cinnet Gecesi (The Incident): 2.4
Çernobil’in Sırları (Chernobyl Diaries): 5.5
Daha İyi Bir Hayat (Une Vie Meilleure / A Better Life): 3.8
Dedektif Dee: Gizemli Alev: 6.1
Faust: 7.6
Gizemli Kadın (La Femme du Veme): 5.2
Hayatının Seçimi (The Ledge): 3.5
Hizmetkar Albert Nobbs (Albert Nobbs): 3.5
İnanılmaz Örümcek Adam (The Amazing Spider-Man): 4.5
İsyan (Lockout): 3.5
Kan ve Aşk (In the Land of Blood and Honey): 5
Kara Şövalye Yükseliyor (The Dark Knight Rises): 6.2
Karanlık Gölgeler (Dark Shadows): 5.8
Kayıp (Gone): 2.5
Kıyamet Kitabı (Doomsday Book): 5.3
Lanetli Kız (Dictado): 2.7
Liseli Polisler (21 Jump Street): 3.2
Madagaskar 3: Avrupa’nın En Çok Arananları (Madagascar 3: Europe’s Most Wanted): 5.9
Mahşer Günü (The Divide): 5.5
Miss Bala: 6.8
Moonrise Kingdom: 8.7
Olmak İstediğim Yer (This Must be The Place): 6.5
Ölüm Uykusu (Mientras Duermes / Sleep Tight): 4.2
Özgür Adamlar (Les Hommes Libres / Free Men): 4
Pamuk Prenses ve Avcı (Snow White & the Huntsman): 6.5
Peki Şimdi Nereye?: 5
Pirana 3DD (Piranha 3DD): 5
Polis (Polisse): 7.5
Prometheus: 7
Ruh Eşim (Café de Flore): 6.5
Ruhlar Oteli (The Innkeepers): 5.3
Sahte Gelin (The Decoy Bride): 2.2
Sert Rüzgarlar (Des Vents Contraires): 6
Skor Sıfır (The Inbetweeners Movie): 5.4
Soluksuz Gece (Nuit Blanche): 5.1
Tımarhane (Graystone Park): 2.5
Uyarısız Şiddet: ATM (ATM): 4
Vahşiler (Savages): 5.5
Ya Aşk Olmasaydı?: 3.4
Yasak Aşk (En Kongelig Affære): 3.5
Yaşam Savaşı (La Guerre est Déclarée): 6.3
Yenilmezler (The Avengers): 5.8
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com
Vizyon'daki diğer 2 film: