İç savaşın yükü onun omuzlarında
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
15 MART FİLMLERİ
Özellikle “Hayat Var” ve “Korkuyorum Anne” gibi Türk sineması tarihinin en iyi 10 filmi arasındaki başyapıtlarıyla çığır açan Reha Erdem, bu kez Kürt bir gerilla kızın kurşunlar altındaki çaresizliğini ele alıyor. Filme ismini veren “Jîn”, başındaki kırmızı tülbentiyle ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ kıvamında aç kurtlara ya da medeniyet görmemiş Türk toplumuna karşı gelerek ‘kimlik’ini oturtmaya çabalıyor. Yönetmenin masalsı dokunuşuyla modern Rus sinemasının ve Tayland Yeni Dalgası’nın etkisini net bir şekilde hissettirdiği eser, Andrei Tarkovsky ruhunu Wisit Sasanatieng, Apichatpong Weerasethakul gibi yönetmenlerin işleriyle yorumlayıp “Ölümüne Kaçış” ve “Pan’ın Labirenti” gibi yapıtları da akla getiriyor. Yerli sinema adına ise Kürt meselesiyle ilgili son dönemde üretilen filmlerin en taze, en çarpıcı ve en ustalıklı yorumunu sunarak Reha Erdem’in Türk sinemasının üzerinde olduğunu kanıtlıyor. Yönetmen, bu kez masalsı bir anti-terör gerilimine imza atarak “Hayat Var” modelinin politik koluyla karşımıza dikiliyor.
2008’de Wisit Sasanatieng’in “Amélie” (“Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain”, 2001) etkili ‘kültürel peri masalı filmi modeli’ni “Yurttaş Köpek” (“Mah Nakorn”, 2004) kaynağından Türkiye’ye uyarlayıp katmanlarını değiştiren Reha Erdem, “Hayat Var” ile bir devrime imza atmıştı. Öncesinde “Kaç Para Kaç” (1999) ve “Korkuyorum Anne” (2004) gibi eserlerde 1.85:1 formatında ve daha dar ölçekli lensler-açılarla işini görüp başka bir üslup tercih eden yönetmenin, o tarihten itibaren dönüşüm geçirdiği söylenebilir. Artık seyirciyle arasındaki mesafeyi arttırması ise büyük oranda ‘yabancılaşma efekti’ kaygısıyla ülkemizin ‘egzotik’ görünümlü farklı bölgelerine odaklanmasını sağladı.
İzole edilmiş Reha Erdem anti-kahramanlarının bir yenisi
“Hayat Var”ın film modeli “Kosmos”ta (2010) Tarkovsky mistisizmini kullanırken, Tanrısal öğelerle ve Tsai Ming-Liang’vari absürt/kaba komedi rötuşlarında adeta sosyolojik bir sıkıntıya düşüyordu. Ancak Erdem’in pelikülü terk ederek 2.35:1 formatında HD’ye geçtiği ikinci dönemi, “Jin” (2013) ile bir gerillanın hikayesine odaklanmasıyla da hedefini belli ediyor gibi. Bu noktada yaklaşım sanki izole edilmiş, iletişimsiz bırakılmış ve bir köşeye sıkıştırılmış anti-kahramanların, Wes Anderson bünyesinde olduğu gibi masalsı hikayelerini sinemalaştırmak. Bunun içinde de genelde geniş açıların ve geniş ölçekli objektiflerin hakimiyetindeki bir görsel yapı inşa edilmesi formatın alan derinliğinden yararlanma adına açığa çıkıyor.
Ancak onun kadar gösterişli ve stilize bir yönetmen, son iki filminde ‘renk dokusu’ keskinliğinin ötesinde bir ‘ağırlık’ ortaya koymuyor. Bunu da bilinçli yapıyor. Kelimenin tam anlamıyla masalsı bir Tayland Yeni Dalgası plastikliği ile modern Rus sinemasının uzun kaydırmalar-panoramik dış mekanlar odaklı minimalizmini ve şiirselliğini farklı bir boyuta taşımaya yarıyor. Gerçeküstücülük ve sembolik anlatım ise bazı bölümlerde doğa-insan ilişkisi üzerinden Werner Herzog-Jaromil Jires arasında bir tabana oturtuluyor. Bu eserin “Kosmos”un ‘konuşmayan ama konuşan karakterli dünyası’ndan daha gerçekçi ve akılda kalıcı olduğu kesin.
‘Kırmızı Başlıklı Kız’ hikayesi çok fazla kaynakçayla sarılıyor
Erdem, büyük oranda “Ölümüne Kaçış”ta (“Essential Killing”, 2011) Jerzy Skolimowski’nin yaptığı gibi ‘terör’e ‘hakim taraf’tan, ‘iktidar’ın gözünden yaklaşma geleneğini bozmak istiyor. Orada işi yamyamlığa kadar götüren açlık meselesi burada kimlik arayışına transfer oluyor. Böylece Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ‘iç savaş’a dönüşen PKK sorunu ‘tersten bir terör gerilimi’ni ortaya çıkarıyor. Büyük oranda iki yaşından beri annesini-babasını bilmeden eşkıyalığa, dağda yaşamaya ve örgütle iletişim kurmaya itilen 17 yaşındaki ‘Jîn’in hikayesi, kitap okumasından askerlerle ilişkisine kadar adeta bir çaresizlikle, eğitimsizlikle ve cehaletle süregeliyor. Bunu ses tonundan da anlayabiliyoruz.
Mayınların kurşunların arasından sıyrılan bu ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ büyük oranda “Valerie and Her Week of Wonders”ın (“Valerie a Týden Divu”, 1970) daha az şiirsel, ergenlikle ilgilenmeyen ve gerçeküstücülüğü öne çıkarmayan versiyonuna, “Pan’ın Labirenti”nin (“El Laberinto del Fauno”, 2006) ‘politik’ tabana yaklaşma özgünlüğünü ekliyor. Jaromil Jires’in oradaki şiirsel adımlarının çok ötesine gitmeden veya Del Toro’nun çok boyutlu/korkutucu yaratıklarını kullanmayan Erdem de plastik renkler ve çizgi romansı karakterler kullansa da arka plandaki ‘pastel renkler’ üzerinden ilerlemesiyle bir ‘hiçlik’i anlatıyor sanki. Birincisindeki vampirler ile ikincisindeki canavarlar, sanki Türk askerleriyle yer değiştirip bir ‘gerçekçilik’ yüklüyor filme. Sosyopolitik gerçeklerimiz, ‘kabuslar’la eş değer hale geliyor.
“Nefes: Vatan Sağolsun”un tersinden okunmuş hali gibi
“Nefes: Vatan Sağolsun”un (2009) tersinden okunmuş hali de böylelikle geniş açılara, uzun kaydırmalara, sabit kameranın hareketsizlik inadına, Erdem’den görmediğimiz çalgılı müziklere ve elbette alan derinliğini hakim tutan geniş ölçekli objektiflere transfer oluyor. Florent Herry’nin dağlarda ve ormanlarda yaptıkları yine bir karakterin peşine takılmaya yararken, diğer bütün karakterlerin isminin olmaması da aslında ‘masalsı’lığa olan inancımızı tazeliyor.
Erdem, burada “Hayat Var”ın İstanbul’un kirliliklerini üzerine alan işlevsiz aile tablosunu, Türk askeri-PKK çatışmasında dağda filizlenen, gerçekliğini bilmediğimiz ‘Jîn’in üzerine yerleştiriyor. Adeta iç savaşın yükünü omuzlarına alan bir karakter yaratıyor. Hayat’ın kanalizasyondan doğmasına getirilen ‘Edward Scissorhands’vari yorum, bir anlamda kurşunların arasında yaşayabilen, şiddetle, savaşla beslenen bu hüzünlü ‘masal kahramanı’nın bünyesinde canlanıyor. Anti-militarist vizyon da böylece okumaya açık metinler bırakıyor. 17 yaşındaki tipleme ise adeta mitolojide doğumun bu yaşlarda gerçekleşmesi misali ‘görünmeyen bir ana karnı’nda bekliyor. “Güneş İmparatorluğu”ndaki (“Empire of the Sun”, 1987) Jamie’den farklı bir çaresizlik, saflık ve cehalet taşımıyor.
Tayland Yeni Dalgası etkisi çok açık
Film, büyük oranda “Kaç Para Kaç”tan sonra yönetmenin en ciddi tonlu eseri konumuna yerleşirken, amors planların hareketli halinden karakteri büyük oranda boşlukta bırakmasına, kafa boşluğunu fazlalaştırmaktan üst-alt açı tercihlerindeki netliğe kadar bir doğa-mekan ilişkisi çatışmasına götürüyor işi. Böylece Wisit Sasanatieng-Apichatpong Weerasethakul-Andrei Tarkovsky arasındaki evren, ‘çizgi romansı karakterler’le natüralizm ivmesine kayıp canlanıyor.
Böylece “Jîn”, bir Kürt kızın kabuslarını ‘aktif’ veya ‘gözlemci’ kameradan öte keskin bir yabancılaşma sinemasıyla vurgularken bunun cevabını da ‘politik konjonktürün yarattığı sıkışmışlık ve kıydığı hayatlar’ olarak veriyor. Son bölümdeki metaforik ve görkemli final ise kamera hareketlerinden kurgusuna kadar iz bırakıyor. Ayı, geyik gibi hayvanları kullanma becerisi de Erdem’e bambaşka bir ‘dağ başı’ deneyimi kazandırıp bir anlamda İran sinemasının geleneğinden dışarı çıkmasına olanak tanıyor.
Terörün yarattığı etnik önyargıyı eleştiriyor
Nihayetinde yapıbocuzu bir Kürt gerilla hikayesi, ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ tanımıyla masalsı bir kimlik arayışı incelemesine dönüşüyor. Buradan da aslında PKK üzerine Kürtlere olan etnik önyargıyı ve toplumumuzdaki cinsiyet ayrımcılığını eleştiren noktalara açılabiliyoruz. Jîn’in otobüsle bir köye geldiği anda ‘tecavüz’ tehdidiyle karşılaşması ise bir anlamda gerçek hayatta da kurşunların altında kaldığı ‘can pazarı’ndan farklı bir süreç olmadığını, içimizde de terörü yaşadığımızı anlatmaya yarıyor.
“Jîn”, ‘toplumda Kürt ve kadın olmak’ tümcesini ötekilik kıstaslarıyla incelemeye tabi tutarken Reha Erdem’in de “Tepenin Ardı” (2011) ile akrabalık kurup ‘dış/iç tehdit’in hayalciliğe varan dünyasına ‘dağ’ın öteki tarafından bakmasına olanak tanıyor. Böylece 90’lar ekolünün yeri geldiğinde ne kadar farklı bir noktaya taşınabileceği ‘usta’lıkla ispatlanıyor. Yönetmenin postmodern yaklaşımıyla politik konjonktüre el atıp şehir hayatı ve teolojik eğilimlerden sonra temasal bir değişime imza atması ise olgunlukla karşılayan gevşek bir sinema anlayışını beraberinde getiriyor. Film, belki “Kosmos” gibi süresinin fazla uzunluğuyla eleştirilebilir. Ancak yaptıkları, amaçları ve yakaladığı görüntülerin katmanlarında yolculuğa çıkınca bu zaaf çok da göze batmıyor. Erdem’i ‘masalsı anti-terör gerilimi’ şablonunu inşa ederken fazla sekmeye uğratmıyor.
FİLMİN NOTU: 7.5
Künye:
Jîn
Yönetmen: Reha Erdem
Oyuncular: Deniz Hasgüler, Onur Ünsal, Yıldırım Şimşek, Ayris Alptekin, Şenay Aydın
Süre: 122 dk.
Yapım yılı: 2013
KURT ADAM VE KEDİ KADIN: BİR AŞK ÖYKÜSÜ
Popüler erkek filmlerindeki özenli efekt çalışması, figüranlı sahne profesyonelliğiyle ve yavaş yavaş gelişen Hollywood anlatısıyla dikkat çeken Osman Sınav, bir kadın filmiyle karşımızda bu sefer. Yönetmenin kendi kişisel ihtiraslarını tatmin etmek ya da aşk filmlerinin iş yapmasından yararlanmak üzere kısa sürede projelendirilmiş gibi duran “Aşk Kırmızı”, bu duyguyu umursamazlığı, TV dizisi estetiğine meyletmesi ve her şeyi aceleye getirmesi ile açığa çıkarıyor. Ezgi Asaroğlu ve Nurgül Yeşilçay, bu duruma direnmeye çalışsa da bu çaba bile yeterli olmuyor.
“Deli Yürek: Bumerang Cehennemi” (2001) ve “Pars: Kiraz Operasyonu” (2007) ile ‘erkek filmlerinin has yönetmeni’ olarak bildiğimiz, popüler sinema yanlısı bir isim Osman Sınav. 2012’de “Uzun Hikaye” ile bunu tarihi bir hikayeyle canlandırması ise kariyerinin en iyi filmini vermesini sağlamıştı. Orada sinemaskop oranında Hollywood duygusu birkaç sahne hariç gayet iyi işliyordu açıkçası.
Zaten kadın-erkek ilişkilerini kurmakta sıkıntılıyken niye aşk filmi çeker insan?
Ancak belli ki yönetmen ‘aşk filmleri iş yapıyor’ diye düşünüp kendi ihtiraslarını anlattığı ‘ilişkilerle-aşklarla ilgili bir senaryo’ yazmak istemiş. Bu durum ‘ısmarlama’ gibi duran bir projeyi ortaya çıkarıp adeta ‘aceleye getirilmiş’ ya da ‘umursanmamış’ bir formül eserine açılmamızı sağlıyor.
Özellikle bugüne kadar hem ‘kadın karakterleri’nin trajik çizimi, hem oyuncu yönetimindeki sıkıntılar sebebiyle belirgin senaryosal aksaklıklarla anılan bir sinemacıdan bahsediyoruz. Mehmet Kurtuluş ve Pelin Batu’nun “Pars: Kiraz Operasyonu”ndaki ‘aşık’ triplerini ya da Tuğçe Kazaz’ın “Uzun Hikaye”deki durumunu hatırlayanlar vardır. Tabiri caizse Sınav’ın erkek tiplemelere rol yazmak ya da onları efektli-bol figüranlı sahneler için konumlandırmak üzerine inşa ettiği sinema bilinci burada adeta tuzla buz oluyor. Bu alışık olduğu kalıplardan çıkmayı reddedip kadınların duyarlı dünyasını, ilişki, aşk, sevgi, kıskançlık gibi kavramlarla incelerken ‘rengarenk görsel yapı’yı ‘yapay bir estetik’e dönüştürmek de bir ‘kaos’u beraberinde getiriyor. Anti-feminist incelemeleri devreye sokuyor. Kelimenin tam anlamıyla erkek egemen kültürü kavrayan senaryo türükleri, garip bir şekilde kadınların hassas yapısını tanımlamaya çalışıyor.
Ezgi Asaroğlu ve Nurgül Yeşilçay farklarını hissettiriyor
Zaten cinsellik oranı yüksek bir sahnesiyle dikkat çeken bunların birincisinin bu ibareyle zihnimizde canlanması sürpriz değil. “Aşk Kırmızı”da yönetmenin tam da bu noktada ipleri eline aldığı söylenebilir. Nurgül Yeşilçay bana göre bugüne dek en doğru rolünde yasak ilişkiye giren vamp bir karakteri canlandırıyor. Ruhundaki Sharon Stone-Demi Moore arası tipleme bir anda ortaya çıkıp inandırıcı bir portreleme gücünü devreye sokuyor. Böylece “Vicdan”ın (2008) ötesinde bir tutarlılık ve samimiyet açığa çıkıyor.
Türk sinemasının ‘kadın yıldız’ açıklığını kapatacağını düşündüğüm Ezgi Asaroğlu ise bu yapıtta kendisine göre biraz fazla ‘yaşı geçmiş’ bir role bürünüp kariyerinde ‘olgunlaşma’ sınavından geçiyor. Kabul etmeliyiz ki “Kampüste Çıplak Ayaklar” (2009), “Acı Aşk” (2009) ve “En Mutlu Olduğum Yer”deki (2010) sempatisi ve filmleri alıp götüren performansları, Sınav’ın eline düşmesi sebebiyle arızaya uğruyor. Ancak sonuçta didinen de Asaroğlu’nun ta kendisi aslında. Belli ki onun nev-i şahsına münhasır sahne kimliğini görmeye devam edeceğiz.
Bir kurt adamın ilişki arayışı diyebilir miyiz?
İşin püf noktası ise sanki Tayanç Ayaydın’ın sanki erkekliğin ‘kurt adam’ olmaktan ibaret olduğunu düşünen karakterinde kopuyor. Zira yüz ifadeleri korku sinemasının siyah-beyaz dönemindeki dışavurumcu makyajlardan hallice bir izlenim bırakıyor. Bunun yanında yönetmenin açılıştan kapanışa kadar sinematografik sıkıntılar yaşamamasına karşın, ‘kurgu’yu doğru ellere emanet etmemesi filmi TV dizi estetiğine hapsediyor. Ana erkek karakter da abartılı bir aksiyon kötü adamı gibi oradan oraya yuvarlanıyor. Garip Sınav diyalogları ise her zaman olduğu gibi karşımıza çıkıyor.
Böylece sosyetik sınıfın içinden “Romantik Komedi” (2010) ve “Bir Avuç Deniz” (2012) gibi eserlerdeki samimiyeti tutturamayan bir sinema bütünüyle yüzleşiyoruz. Bir süre sonra Ayaydın-Yeşilçay ilişkisinin derme çatma hali ‘kurt adam-kedi kadın’ ilişkisini andırıyor. Evlilikteki sadakat sorunu, kent burjuvazisinin aldatma alışkanlığı ve ilişkilerde ahlak gibi temalar ise incelenmekten ziyade Yeşilçam omurgasındaki ‘sahicilik’leriyle vurgulanıyor sanki.
Guy Ritchie’nin “Swept Away”i çekmesi gibi...
İlişki filmi ya da yasak ilişki filmi izlenimi bırakıp “Geriye Kalan”ı (2011) aratan eser yeni bir aşk filmi formülü yaratmak isterken de “Aşk Tesadüfleri Sever” (2011), “Aşkın İkinci Yarısı” (2010) ve “İncir Reçeli” (2011) gibi kaliteli aşk filmlerine tosluyor. Guy Ritchie ve Michael Bay gibi Sınav da belli ki ‘kadın filmi’ (chick flick) çekmeyi arzulamamalı. Aksi takdirde birincisinin “Swept Away”deki (2001) çaresizliğinin bir benzerini yaşaması gayet doğal algılanırr.
Bu kadar yapaylık ve bayağılık ise kendisinin umursamazlığının ya da erkek egemen kültürle fazla haşır neşir olmasının geri dönüşü elbette. Sinemaskop oranında filmi çekmek başlı başına ‘kalite var’ demek için. Ama gelin görün ki yakın plan patlaması, diyalog acemiliği ve TV kitlesine uygun geçişler çok da akıl karı değil.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Aşk Kırmızı
Yönetmen: Osman Sınav
Oyuncular: Tayanç Ayaydın, Nurgül Yeşilçay, Ezgi Asaroğlu, Teoman Kumbaracıbaşı
Süre: 110 dk.
Yapım yılı: 2013
ORMANDA UCUZ DEHŞET
Ormanı mesken tutan demode bir canavar filmi olan “Şeytanın Ormanı”, büyük oranda her sahnede tek çekimle halledilmiş bir ‘çöp’ izlenimiyle tüketiliyor. Darren Lynn Bousman, “Repo! The Genetic Opera”daki melez-radikal müzikal vizyonunu buraya taşıyamayınca karşımıza ucuza mal olmuş video kalitesinde bir iş çıkıyor. Bu da ister istemez yeni milenyumda iz bırakan alt tür ürünlerini, Matt Reeves’in “Canavar”ı ve Bong Joon-Ho’nun “Yaratık”ını tekrardan izleme arzusuna kapılmamızı sağlıyor.
‘Testere’ (‘Saw’) serisinin emanetçi yönetmeni olarak nam salsa da yeri geldiğinde ‘yaratıcı benliği’ni sergileyen bir ‘korku/bilimkurgusever’ tanımıyla açıklanabilir. Darren Lynn Bousman, “Repo! The Genetic Opera”nın (2008) bilimkurgu-müzikal füzyonuyla halen akıllarda. 2000’lerin en devrimci müzikallerinden birindeki, “Ölüm Takibi” (“Blade Runner”, 1982) ile “Kırmızı Değirmen”in (“Moulin Rouge!”, 2001) arasından fışkıran leziz biopunk tadını unutmak ne mümkün? Ancak kabul etmeliyiz ki kendisi daha kısa sürede üretilmiş, çöp veya B filmi olarak anılabilecek eserlere fazlaca yüz veriyor.
Hakimiyetsiz kamera kullanımıyla rahatsız eden bir çöp örneği
Belli ki onun özündeki ‘kült çekicilik’ yaratma becerisi bunlarda tutmuyor. Bir bilinçle, zekayla veya ciddiyetle sarılıp ‘kontrol’ altına alınamıyor. Serinin ikinci halkası bir tarafa üçüncü ve dördüncü ‘Testere’ filmleri de bu konuda örnek gösterilebilir. Ancak kendisi bıkmadan usanmadan senede ‘iki film çekme’ uğruna “Şeytanın Ormanı” (“The Barrens”, 2012) gibi ucuz üretim yapıtlara imza atmayı sürdürüyor. Bu durum ister istemez Hollywood’un 30’lu 40’lı yıllarında hakimiyet kuran ‘double feature’ (bir film fiyatına iki B filmi birden) dönemini akla getiriyor. Hatta yönetmenin isminin yavaş yavaş eskimesine de yol açıyor.
Bousman burada ‘buluntu film’ kavramını sadece ‘şaşırtmaca’ adına kullanırken, ilk sekanstan itibaren video havası estiren bir eserle canlandırıyor. Orman motifinin etrafında toplanan bir tür filmiyle çıkageliyor. ‘Jersey Şeytanı’ (‘Jersey Devil’) adlı canavarı çok az göstermesine karşın, gerilim ve merak unsurları da rahatsız edici omuz/el kamerasını sürekli sallamasıyla harap oluyor. Üstelik Kanadalı çekici oyuncu Mia Kirshner’in “Exotica” (1994) sonrası düşüşünde dibe vurması, büyük ekran tecrübesi olmayan oyuncuların desteğiyle adeta anlam kazanıyor.
Canavardan bir Disney kahramanı çıkar!
Nihayetinde canavar efektinin Disney animasyonlarına sevimli bir kahraman çıkartacak düzeyde bir pespayelik içermesi, birazcık flashback sahnelerinin eskitilmiş ve dinamik haliyle bertaraf ediliyor. Ancak ormandaki dehşet ne profesyonel efektlerle, ne adamakıllı bir atmosferle sarılıyor. Aksine canavar filminin klişelerle örülü dünyasından karaktersiz ve hikayesiz bir açılım izliyoruz.
“Bataklık Canavarı”nın (“Swamp Thing”, 1982) çizgi romansı olmayan versiyonu gibi duran eserde ‘Wes Craven’ zekasının eksikliğini hissediyoruz. Böylece 2000’lerde “Tepedeki Mezarlık”tan (“The New Daughter”, 2009) sonra niye üretildiği belli olmayan bir başka eski model, klişelere saplanan ve hikaye yapısını kurmayı unutan alt tür ürünü daha izliyoruz.
“Yaratık” ve “Canavar”ı tekrar izleme arzusu yaratıyor
Bu da aklımıza “Yaratık” (“Gwoemul”, 2006), “Canavar” (“Cloverfield”, 2008) ve “Gecenin Nefesi” (“The Mothman Prophecies”, 2003) gibi son dönemde üretilmiş kaliteli canavar filmlerini getiriyor. Ki bunlardan biri çarpıcı tür harmanıyla, biri zeki buluntu film ambalajıyla, biri ise canavarın gözünden gerilim yaratmasıyla dikkat çekmişti.
Hatta “Kabus Gecesi” (“Jeepers Creepers II”, 2003) gibi işi kült bir kapalı alan eğlencesine dönüştürüp canavarı melez hale getirmek de uygun olabilirmiş. Ancak “Şeytanın Ormanı”nın köklerinden safkan bir demode ruh geçiyor. Bunu da Bousman ucuzlukla diriltiyor ve malzemesini çekici kılamıyor.
FİLMİN NOTU: 1.7
Künye:
Şeytanın Ormanı (The Barrens)
Yönetmen: Darren Lynn Bousman
Oyuncular: Stephen Moyer, Mia Kirshner, Allie MacDonald, Peter DaCunna, David Keeley
Süre: 94 dk.
Yapım yılı: 2012
EVLİLİĞE VAHŞİ TERAPİ
11 Eylül paranoyasına ‘muhalif’ bir gözlemle yaklaşan “Gündüz Gece Gündüz Gece”deki çarpıcı gerçeklik yaratma becerisiyle dikkat çeken Julia Loktev, ikinci filminde de kadınların toplumdaki yerini incelemeyi sürdürüyor. “Yalnız Gezegen”, evlilik terapisi adına Gürcistan’ın dağlarında yürüyüşe çıkan bir çiftin yaşadığı yabancılaşma serüvenine odaklanıyor. Büyük oranda da küreselleşme mağduru bedenlerin ve hareket kabiliyetinin vahşilikle ve doğayla sarsılmasını incelemeye soyunuyor.
Evli bir çiftin uzak oldukları bir coğrafyada, bir vadinin orta yerindeki tatillerini ‘soyut’ bir sinemayla vurgulayan, böylece sinema tarihinin çeşitli eserlerine referanslar bulunduran bir film bütünü... Julia Loktev’in “Yalnız Gezegen”de (“The Loneliest Planet”, 2011) çok sevdiği kadının toplumda düştüğü durumu ‘el kamerası’nın yardımıyla minimalist bir vizyona kavuşturma arzusu devam ediyor. Bu kez natüralizm ve doğa-insan ilişkisi devreye giriyor.
“The Valley” ile “İtalya’ya Yolculuk” arasında
Büyük oranda Barbet Schroeder’in “The Valley”sinde (“La Vallée”, 1972) gördüğümüz küreselleşme mağduru karakterlerin balta girmemiş ormanlarda ortaya çıkmış kabilelerle veya insanlarla buluşup kendilerini sorgulaması meselesi burada da var. Bu durumdan tek ayrılış noktası ise filmin daha boşluklu, yalnızlığı anlatan planların çok konuşan kabile mensuplarının yerini alması büyük oranda. İşin doğrusu evlilik, biraz Rossellini’nin “İtalya’ya Yolculuk”u (“Viaggio in Italia”, 1954) kıvamına sokuluyor.
Loktev, ilk kurmaca filmi “Gündüz Gece Gündüz Gece”de (“Day Night Day Night”, 2006) 19 yaşında bir teröristin sıkışmışlığını onun peşine düşen ve teleobjektifi hakim kılan bir kamera kullanımıyla yansıtmıştı. Bu klostrofobi ve bıkkıntı hissiyatı, büyük oranda milliyetini bilmediğimiz karakterin iç dünyasını yansıtma ve 11 Eylül paranoyasına karşı durma adına konumlanıyordu. Seyirciyi orada bu motivasyonla sarsan yaklaşım, “Yalnız Gezegen”de bu açıdan canlanmıyor.
Kadın hikayeleri anlatacak yönetmenin filmografisindeki ‘evlilik’ yorumu denebilir
Aksine ‘kadın olmak’ meselesinin üzerine giderken dehlizlerine ‘evlilik’i yerleştiren bir yapı var burada. Mutluluğun vahşilikle, silahla, ilkellikle ve sert müdahalelerle sarsılması, çiftin fazla donuk kalmış etkileşimini uyarırken yönetmenin baştan itibaren doğallığı tercih etmesi de anlam kazanıyor.
Nihayetinde bir Amerikalı çiftin göçebe yaşama kendini feda edip ‘insanlaşma’sı üzerine bir küreselleşme eleştirisi akarken, bağırmalarının sesinin fazla yükselmesi de bir anlamı ortaya çıkarıyor. “Yalnız Gezegen”, yalnızlığı ve evliliği sorgulama atmosferine sessizlik, el kamerası sakilliği, kontrast tutarlılığı ve doğal ışıkla-renklerle yaklaşırken gece-gündüz ayrımı da yapmıyor. Kadın ruhuna odaklanan yönetmeninin filmografisinin ‘evlilik’ halkasına döönüşüyor.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Yalnız Gezegen (The Loneliest Planet)
Yönetmen: Julia Loktev
Oyuncular: Hani Furstenberg, Gael Garcia Bernal
Süre: 113 dk.
Yapım yılı: 2011
INDIANA INIESTA SAHNEDE
‘Indiana Jones’ serisine saygı duruşunda bulunan, Avrupa mamulü bilgisayar animasyonu “Hazine Avcısının Maceraları”, vaat ettiğini yerine getiren işlerden biri. Teknik tutarlılık adına insan modellemelerinde belli sıkıntılar yaşamasına karşın, meselesini hazine avcılığıyla sınıf atlama düşüncesine bağlarken ‘alaycı macera şablonu’nu ince bir mizahla da örüyor. Bu da animasyonu keyifle tüketilir hale getiriyor.
Spielberg’in hareket yakalama tekniğiyle üretilmiş bir animasyona (motion capture animation) imza attığı “Tenten’in Maceraları” (“The Adventures of Tintin: The Secret of the Unicorn”, 2011), yeni bir ‘macera’ modeli için bir adım atmıştı. “Hazine Avcısının Maceraları” (“Los Aventuras de Tadeo Jones”, 2012) da miyadı dolan türe bir aşı yapmak adına ‘İspanya imzası’yla çıkageliyor. Üretim stratejisiyle de büyük oranda ‘Indiana Jones’ markasını yaşatmayı hedefliyor ve mizahi katmanlarını o kaynağa bağlıyor.
Heyecanlı bir yetişkinden ‘Indiana Jones’ görünümü
Zaten Tadeo Jones ismi de soyadının belirgin kullanımıyla buna destek çıkıyor. İnşaat işçisi karakterin hayalleri öncelikle “Define Avcıları” (“The Goonies”, 1985) misali bir çocuk macerasına benzer bir viraja giriyor. Ancak Peru’daki hazine avcılığı macerası ‘fötr şapka’ ve ‘giyim tarzı’yla da bezenince bu tercihten vazgeçmek çok uzun sürmüyor. Bir anlamda hiçbir şey beklemeden hedeflerini belirleyen bu tipleme, heyecanlı ve aktif ruhunu ortaya koyuyor.
Enrique Gato’nun İspanya’daki animasyonda oluşan bilgisayar geleneğinin üzerine gitmesiyle neredeyse bir ‘blockbuster’ kıvamı yakalaması sevindirici. Özellikle son bölümde yeraltındaki yaratık tasarımları gayet yerinde. Jose Pozo’nun işleri de bu noktada zihnimizde canlanıyor. Ancak animasyon teknolojisinin karakter modellemelerinde sıkıntı olduğu kesin.
İnsanların patates burunlu ve pürüzsüz gözlü halleri hiç de gözlerden kaçacak gibi değil. Bu durum fazlasıyla karşımıza çıkan eseri, Hollywood’daki bazı eserlerde de görülen sorunlarla anılır hale getiriyor. Bu teknik yanılsama, kültürel farklılık, sosyolojik başarı hikayesi, sınıfsal yükseliş gibi meseleleri duruma çeviren mizah anlayışını ise zedelemiyor. Aksine sapına kadar ‘Indiana Jones’ bazlı iskelet yerine getiriliyor ve adeta şen şakrak bir animasyon için salık veriliyor.
FİLMİN NOTU: 5
Künye:
Hazine Avcısının Maceraları (Los Aventuras de Tadeo Jones)
Yönetmen: Enrique Gato
Süre: 94 dk.
Yapım yılı: 2012
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Acı (Pieta): 3.1
Anna Karenina: 9.9
Aşk Seansları (The Sessions): 6.5
Aşkın İzleri (To the Wonder): 8.3
Bitik Şehir (Broken City): 3.9
Celal ile Ceren: 4.1
CM101MMXI Fundamentals: 2
Çatlak Film (Movie 43): 5.7
Düşler Diyarı (Beasts of the Southern Wild): 7.8
Entrika (Arbitrage): 3.5
Eve Dönüş: Sarıkamış 1915: 4.6
G.D.O. Karakedi: 3
Gelmeyen Bahar: 2.5
Hansel ve Gretel: Cadı Avcıları (Hansel & Gretel: Witch Hunters): 6.5
Hititya: Madalyonun Sırrı: 4.6
Hükümet Kadın: 1.4
Kanunsuzlar (Lawless): 5.5
Kadınlar (Elles): 7.5
Karaoğlan: 1.2
Kelebeğin Rüyası: 5.5
Lincoln: 4.1
Mama: 6.1
Muhteşem ve Kudretli Oz (Oz: The Great and Powerful): 6.9
Muhteşem Yaratıkları (Beautiful Creatures): 5.5
Mutlu Aile Defteri: 6.2
Mutluluk Asla Yalnız Gelmez (Un Bonheur N’Arrive Jamais Seul): 4
No: 3
Oyunbozan Ralph (Wreck-It Ralph): 8.6
Parker: 3
Romantik Komedi 2: Bekarlığa Veda: 3.5
Sefiller (Les Misérables): 6
Suç Çetesi (Gangster Squad): 4
Taş Mektep: 2.1
Tepelerin Ardında (Dupa Dealuri / Beyond the Hills): 6.8
Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı (The Odd Life of Timothy Green): 3.5
Umut Işığım (Silver Linings Playbook): 6.5
Zero Dark Thirty: 5.5
Zincirsiz (Django Unchained): 5.5
Zor Ölüm: Ölmek için Güzel Bir Gün (A Good Day to Die Hard): 3.7
Zürafa (Zarafa): 3.5
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.