Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Edebiyat Sandıktan çıkan edebiyat dedikoduları

        ÜMRAN AVCI / HABERTURK.COM - KÜLTÜR SANAT

        avci.umran@gmail.com

        Ahmet Hamdi Tanpınar ve Cahit Sıtkı Tarancı’da ölüm korkusu vardı. Sabahattin Ali ise dedikoduya düşkündü. Sait Faik romana heveslense de dalgınlığından bir sayfada öldürdüğünü, diğerinde yaşatıyordu. Dalgınlığına yalnızca gülüyordu…

        Samet Ağaoğlu’nun yıllar önce çeşitli dergi ve gazetelere yazdığı edebiyatçılarla ilgili yazıları Edebiyat Hatıraları / İlk Köşe adıyla Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı.

        Samet Ağaoğlu’nun zaman zaman dedikoduyu andıran yazılardan birkaç alıntıyla edebiyatçıların bilinmeyenleri…

        Ahmet Hamdi Tanpınar'da çirkinlik kompleksi vardı

        Ankara Erkek Lisesi. Yıl 1927. Son sınıf edebiyat bölümündeyim. (…) Öğretmenlerle öğrenciler arasındaki yaş farkının azlığı her iki tarafı birbirlerine bir arkadaşlık havası ile yaklaştırıyordu. Öğretmenlerimizden bu havaya kendisini geniş ölçüde rahatça bırakan Ahmet Hamdi Tanpınar’dı. (…) Üstüne başına, tıraşına önem vermez gözüküyordu. Bir omzunu biraz geride tutarak sık sık öksürüklerle kesilen kısık sesi ile daldan dala atlıyor, Fuzuli’den Yahya Kemal’e kadar şairlerin daha çok ölüm üzerine şiirlerini söylüyor, böylece ölüm korkusu ile bunaldığını istemeden meydana vuruyordu. Bunun ötesinde bir kompleksini saklamak için harcadığı çabaya rağmen durmadan belli eden konuşmalar yapıyordu. Tanpınar, kendisini çirkin, çok çirkin sanıyordu. Üstünü başını ihmal etmesinde bu kompleksin oynadığı rol büyüktü. Bu vehmi zaman zaman öylesine ağır basıyordu ki, şiir, roman ve yazılarında güzele hayran Tanpınar’ı bir kadın düşmanı yapıyordu. Onun bu ruh ve dimağını yıpratan kompleksini yüksek tahsilini yaptığı İstanbul Üniversitesi’nin gölgeli koridorlarda yaşanmış bir aşk da geniş ölçüde büyütmüş, beslemiş, derinleştirmişti.

        Behçet Kemal Çağlar konsomatris kovaladı

        “Behçet Kemal Çağlar. Onunla şöyle böyle 19, 10 yaşlarında karşılaştık. (…) Fikirlerden meyhane alemlerine kadar bir arkadaşlık devresi yaşadık. Bir gece yarısı Ankara’da yeni açılmış bir tavernada beraberiz. İkimiz de içkili. Biraz ötede galiba Avusturyalı bir konsomatris oturuyor. Güzel bir kadın. Behçet gözünü ayırmıyor ondan. Ama kadının göze başkalarında; bizim gibi parasız gençlerde değil. Behçet’in yaptığı işaretlere başını çevirip bakmıyor bile. Kadın aradığını bulamayınca salondan çıktı. Arkasından biz. Kadın, kovalandığının farkına vararak yarı aydınlık caddede hızla uzaklaştı. O zamanlar Başbakanlığın bulunduğu geniş ağaçlı meydanda bir kanepeye oturduk. Behçet birkaç dakika dalgın dalgın durdu, sonra birden, “Samet, kadın bize bakmadı ama, bana bir şiir ilham etti hiç değilse. Dinle” diyerek cebinden çıkardığı bir kağıda şunları yazdı: (…)

        Gün batsın, ay kararsın, saat vursun muhakkak

        Onu ben bulacağım ve o benim olacak.

        Cahit Sıtkı Tarancı ölümden korkuyordu

        Tarancı’nın, kaynağı çeşitli kompleksleri vardı. Başta kendi fizik yapısı. Yüzünün rengini, çizgilerini, boyunun kısalığını beğenmiyordu. Konuştuğu zaman çok çekici bir insandı ama kendisi bunun farkında değildi. (…) Tarancı’yı bir yarı meyhanenin en karanlık köşesinde tek başına gördüğüm günlerden manzaralar var hafızamda. Önünde kadehi, gözlerini duvarda bir noktaya dikmiş, yahut masaya eğimli kımıldamadan oturuyor. (…) Ölüm üzerine çok yazdı. Ölümden korkuyordu. Vaktinden çok önce öldü: “Öldük ölümden bir şeyler umarak / Bir büyük boşlukta bozuldu büyü / Nasıl hatırlamazsın o türküyü / Gül yaprağı, dal demeti, kuş tüyü / Alıştığımız bir şeydi yaşamak.

        Sabahattin Ali dedikoduyu seviyordu

        Durmadan güler, durmadan açık, örtüsüz kelimelerle konuşundu. Kısa boylu, şişmanca yüzü ile Sadri Ethem’e benzerdi. Hemen her konuyu sosyal sınıf, patron, işçi, kapitalist, faşist deyimlerinin kavga edebiyatı ile ortaya dökerdi. (…) Hikayeciliği gerçekten realist ve kuvvetli insanın karşısındakilere güven vermekten uzak bazı davranışları vardı. Bir kere dedikoduyu çok seviyordu. Herkesin özel hayatına girmeye çalışıyor, bunu da kendi dili ile “çökmüş ve kokmuş burjuvazinin hamurunu yoklamak” için yapıyordu. (…) Sabahattin Ali’de bir çeşit şahsiyet ikiliği vardı. Hikayelerinde halk adamı, şahsiyet, insaniyetperver olan Sabahattin Ali realitede en mükemmel bir burjuva tipi idi. Para harcar, şık giyinir, ala sigaralar içer, pahalı lokantalarda karnını doyururdu. Onu 2. Dünya Harbi içinde zeytinyağı ticareti yaparken gördüğüm zaman “Maşallah” dedim, “ihtikarcı olmuşsun.” “Ne yapalım, iyi komünist olamadık, bari iyi burjuva olalım” diye cevap verdi.

        Sait Faik dalgın ve çelişkiliydi

        Parayı sevmediği için anasının verdikleriyle yetinerek babadan kalanın damlasına dokunmadı. Hasisliği böylece aklının fantezisinde kaldı yalnız. (…) Kendi kendisiyle çelişme halindeydi. Bir gün şık, temiz, düzgündü. Bir gün perişan, kirli dağınık. Bir gün yalnız kişi diyordu, onun dışında değer, kuvvet yok. Akşama toplum, işte tek varlık diye haykırıyordu. Kah kalabalıkların arasında eriyordu, kah bir başına haftalarca kalmak için denizler ortasında bir adanın tepelerine kaçıyordu. Avrupa’ya okumaya gitti. Birkaç yıl, hiçbir şey yapmadan, arkadaşlarından sık sık uzaklaşarak, nerede olduğunu bildirmeden yaşadı. (…) Büyük işti roman. Buna takatı yoktu. Hikaye de bir nefesten ibaret onun için. Fakat hikayeleriyle kendi kişiliğini birleştirince bir roman çıkıyor ortaya. (…) Hiçbir kural tanımadan dilediği gibi yazıyor, dilini bazen anlatmak istediklerini belirtmeyecek derecede bozuyordu. Roman yazmağa hevesleniyordu ara sıra. Bir yaprağında öldürdüğü kahramanını ondan sonra gelen yaprağında yaşatarak. Bu dalgınlığı sadece güldürüyordu onu.

        Orhan Veli küçükken korkuluk gibiydi

        Bir baş çiziniz sadece. Buna ince uzun bir boyun, dar, zayıf omuzlar ekleyin, altına boy boy gövdeler koyun. (…) Evet Orhan Veli başının biçimi, boyun ve omurları hiç değişmeden, yıllar içinde yalnız uzayarak çocukluktan, sonunda da biraz kamburlaşmış olarak hayattan çıktı. Uzun, ergenlik sivilceleriyle oynana oynana delik deşik, karanlık gözlerinde parlayan ışıkların hüznüyle koyu renkli bir yüzü vardı. Küçükken bostanların korkuluklarına, büyüdükçe efsanelerde herkesin başına vurarak ekmeğini elinden aldığı o saf insanlara benziyordu. Bir yaştan sonra da bilenler için Don Kişot ve Sirano’yu hatırlattı. (…) Türkiye’de şiirleriyle kitleleri sarmış birkaç şairden biri olmuştu. (…) Tam bu sırada, büyük bir aşk peşine takıldı. Kadının vücudu ufak tefek, yüzü güzeldi. Güzel ve manalı. Bazen Rönesans ressamlarının madonnalarına benziyordu, bazen masum, bahtsızı kadın rollerinde şöhret yapmış Danielle Darieux’lere…

        YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

        Sıddık Akbayır ve Cezmi Ersöz 1999 yılında kaybettiğimiz şair Can Yücel’in biyografisini kaleme aldı. Tanıtım bülteninden: Can Yücel; hınzırdır, muziptir, içlidir, 'ser'hoştur, 'ser'şairdir. En az şiirleri kadar, yaşadıkları da söyledikleri de şarabîdir. Can Yücel en ümitsiz koşullarda bile, üzümden şarap, şaraptan şiir yapmayı bilen, zekâyı ve şiiri bir şarap gibi kadehlere doldurup sunma inceliği gösteren derin bir insan sevgisidir. Can Yücel şiirini bilmeyenlerin bile, en az bir anekdotundan haberdar olduğu, toplumda Neyzen Tevfik gibi, Şair Eşref gibi bir yeri olan, cid'TİY'e aldığı hayatı bir rivayet gibi anlatılan bir söz ve ses tiyatrosudur. Can Yücel derin hüznünü, müthiş alaycılığı ve şiirinin ayrılmaz öğesi argoyla dengeleyen, hatta gizleyen, devrimci bir romantik, 'menfi bir TİP'tir. Can Yücel yazdıklarında, en ağdalı ifadelerden, en acılı ağıtlara; en sert sokak ağızlarından en yoğun sevda ve sevgi şiirlerine; zekâ parıltılarından en yalın, en sade söyleyişlere kadar her şeye yer veren, öfkeyle sevgi arasında çırpınan 'güzel bir çelişki'dir. Can Yücel argoyu ve küfrü, bir arınma işlemi olarak gören; ironi, zekâ patlaması, aforizma türü söylemlerin egemen olduğu metinlerden 'yazınsal meddah'lığa doğru evirilen bir şiir yolculuğudur.

        Kenan Başaran, Arkadan Müdahale’de başından beri yakından izlediği “Şike Davası” sürecini tüm boyutlarıyla aktarıyor: İddianame, yargılama süreci, sanık ve tanıkların davranışları, “kriz yönetilirken” Futbol Federasyonu içinde yaşananlar, ceza yargısı-spor yargısı arasındaki ilişki, taraftarların tavırları, medyanın olayları yansıtırken aldığı pozisyonlar… Sadece duruşma salonlarında doğrudan tanık olduklarını aktarmıyor Başaran, mahkeme tutanaklarını da titizlikle inceleyerek olan bitenin arka planını netleştirmeye çalışıyor.

        Arkadan Müdahale, herhangi bir tarafı tutmadan, “şikeye bulaşmış oyunun” ne kadar tatsız olduğunun büyük bir resmini çiziyor. Maçların takım elbiseliler değil futbolcular arasında oynanması gerektiğine inanan, saha dışından herhangi bir müdahale olmadığında futbolun güzel bir oyun olduğunu düşünenler için…

        3 Temmuz 2011’de başlayan ve “Şike Davası” olarak anılan dava Türkiye’nin üzerinde en çok konuştuğu davalardan biri oldu. Bir yönüyle milyonlarca insanın tutkusu olan futbol söz konusu olduğundan, bir yönüyle işin içinde politik bir hesaplaşmanın yattığı düşüncesi yaygın olarak dillendirildiğinden… Başka birçok takım, yönetici ve futbolcuyla birlikte bilhassa “Fenerbahçe Cumhuriyeti” mensuplarının ve kulüp başkanı Aziz Yıldırım’ın yargılamada öne çıkması davanın büyük ilgiyle takip edilmesine de yol açtı.

        Sinema tarihinde macera dolu, zevkli ve öğretici bir yolculuğa çıkmak isteyenler, yedinci sanattan vatanlarıymış gibi söz edenler için... Kısa ve Acısız, Temmuzda, Solino, Duvara Karşı, Yaşamın Kıyısında, Soul Kitchen gibi filmleriyle uluslararası festivallerde geniş yankı yaratan dünyaca ünlü Türk-Alman yönetmen Fatih Akın, başlangıçtan itibaren sinema yaşamının öyküsünü aktarıyor Sinema, Benim Memleketimde... Fakat, yalnızca sinemadan söz etmiyor elinizdeki kitap. Gurbetçi bir ailenin çocuğu olarak Akının Hamburgdaki ilk gençlik yılları, üyesi olduğu çeteler ve aile üyeleri hakkında da ilginç hikâyeler anlatılıyor.

        Sinema, Benim Memleketim, sinema tarihinde macera dolu, zevkli ve öğretici bir yolculuğa çıkmak isteyenler, yedinci sanattan vatanlarıymış gibi söz edenler için...

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ