'Yenilmezler'in 'Thor'unu yeğlerim
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
1 KASIM FİLMLERİ
“Yenilmezler”in dünya çapında tüm zamanların en çok izlenen üçüncü filmi olmasıyla birlikte, yapıtın yan bölümleri (spin-off) de daha popüler hale gelmeye başladı. Bu sezonun programında yer alan ‘Thor’ ve ‘Kaptan Amerika’nın ikinci bölümleri, büyük oranda bu durumdan beslenen ve günümüz tüketim toplumuna uygun B sınıf çizgi roman uyarlamalarına ev sahipliği yapacaklar. “Thor: Karanlık Dünya”, aslında bekleneni veren ucuz bir uzay operası macerası sunmayı beceriyor. 80’lerin bayağı (kitsch) fantastik ruhunu geri getirirken, “Barbarella” veya “Flash Gordon”la akrabalık kurup uyumsuz duran Shakespeareyen bir yaklaşımdan medet umuyor. Bu da ister istemez sözü geçen eseri, sadece kapanış jeneriğinde gördüğümüz “Guardians of the Galaxy”le köprü kuran ek sahne ile 2015’te izleyeceğimiz “Yenilmezler 2”yle ilişkisi konusunda değerli kılıyor.
Norse mitolojisindeki bir Tanrıdan esinlenerek yaratılan Thor, Tanrılara kafa tutan bir kahraman. Barbarella, Flash Gordon ve Superman gibi uzayda doğup büyümüş bir çizgi roman kişiliği. Onun çıkış noktası ise 1962 yılında ‘Yenilmezler’ (‘The Avengers’) çizgi romanında ‘yan karakter’ konumunda gerçekleşmiş. Aslında bu bilgi, karşımıza çıkan film bütününün zaaflarını tüm gerçekliğiyle ortaya koyuyor.
‘Yenilmezler’in yan ürünü seri üretimlerine devam ediyor
Marvel uyarlamaları eskiden Paramount’ta, şimdilerde Disney’in elinde olsa da seri üretime alan açan bir tabana tutunup “Yenilmezler”in (“The Avengers”, 2012) ‘yan ürünleri’ şeklinde ilerliyor. Kendi adıma “Kaptan Amerika” (“Captain America”, 2011) ve “Thor” (2011) için ‘B sınıf seyirlik’ yorumunu yapmıştım. Hatta o yılın fantastiğin ‘Yüzüklerin Efendisi’ sonrası yakaladığı çıkış ivmesini kaybedip yavaş yavaş ucuz üretime kaymasına yol açacağını da eklemiştim. ‘Iron Man’ serisinin ise bu toplamda en eli yüzü düzgün eser olduğunu, bunun da ekmeğini yediği söylenebilir. “The Incredible Hulk”tan (2008) hiç bahsetmeye bile gerek yok.
Neredeyse “Palookaville”den (1995) bu yana TV ekranından dışarıya adım atmayan Alan Taylor da bu ‘çabuk tüketim’ adına ana toplama monte edilmiş gibi. Asgard Gezegeni’ndeki aile içi iktidar mücadelesi, baba Odin’den ‘kötü kardeş’ Loki’ye uzanan dramatik çatışmaların daha ötesine gidiyor. Siyah Elfler, Melakith’in önderliğinde canlanıp ‘iyi-kötü çekişmesi’ne müdahale ediyor. Böylece karşımıza tek boyutlu mitik arka planı umursamadan genişleten bir ‘uzay macerası’ çıkıyor.
Yeni milenyumun en demode kahramanları Wolverine ve Thor olabilir
‘Thor’un katıldığı ekip her ne kadar Nükleer Savaş’ı alt etmeye yönelik olsa da, kendisi fazlasıyla ‘öte evren insanı’ ebadında canlanıyor. Bu durum onun ‘yenilmez armada’ mizacını devreye sokuyor. Demir çekiçle yere vurup kaslarını gösterdiği her an ‘kadın seyirci’ için doyulmaz bir seyirlik haline geliyor. Böylece Wolverine ile akraba bir ‘yeni dönemin demode kahramanı’ işlevine sarılıyor. Hemsworth günümüzün Dolph Lundgren’i olarak bu tanıma eşlik ediyor.
Zaten serinin ilk halkasındaki Shakespeareyen hamle ve sıkıcılık biraz geriye çekilip fantastik-aksiyonun çiğliğinin öne çıkması burada hammaddeye dönüşmüş. Shakespeare lehçesiyle akan dünyanın üzerine konulmuyor. Aksine yeni kahramanlar, ırklar, mücadeleler öne çıkıyor. Seri üretim mantığının uç noktasına gidiliyor. Ama Asgard Gezegeni’nin görsel tasarımı için A sınıf bir yetkinlikten bahsetmek zor.
“Man of Steel”dan ziyade “He-Man Dünyalar Hakimi”ne yakın
Aksine 80’ler ruhuyla doldurulmuş, çizgi romanların ciddiye alınmadığı dönemde “He man Dünyalar Hakimi”ni (“He-Man Masters of the Universe”, 1987) andıran bir kartonluk izliyoruz. Çizimlerin ‘Yüzüklerin Efendisi’ ve Orta Dünya esintisiyle oluşturulması da bir ‘kopyalama’ meselesini beraberinde getiriyor. Fantastik-bilimkurgu arasında gidip gelen evren mantığı ise bilimkurgunun öne çıktığı Hollywood coğrafyasının cesaretiyle ilintili. Aslında bu durum “Thor: Karanlık Dünya”yı (“Thor: The Dark World”, 2013) çok faza uçurumu sürüklemiyor. Aksine “Serenity” (2005) gibi dizi kitlesi için çekilmiş uzay operası portrelerinden birine dönüşmesini sağlıyor.
‘Dönemde “Man of Steel” (2013) gibi bu konuda yetkin bir çizgi roman uyarlaması varken, çizgi roman kahramanlığının uzay vukuatlarını olgunlaştırma hamlesi yapılmışken Thor’un vazifesi ne?’ diye soracak olursanız. Bizim cevabımız da basit. Zira karşımızda eski model bir kahraman var. Hemsworth anca bu rollerin adamı olabilir. Alan Taylor ve dizi ekranı tecrübeli görüntü yönetmeni de bu şekilde kendine proje bulabilir.
Bu eseri de aslında büyük oranda He-Man’in düşmanı İskeletor’u andıran maskeli ‘kötü adam lideri’ tiplemesinin maskesinin ardından bir ‘Yıldız Savaşları’ (‘Star Wars’) uzay operası evrenine denk düştüğünü söylemek zor. Aksine Thor’un mizaç olarak yaptığı eski model çizgi roman uyarlamalarını geri getirmek bir bakıma. 112 dakikalık süreç de ancak bunu doyurabiliyor. Daha ziyade ‘Yıldız Savaşları’ sonrası 80’lerde sayısı artan çöp ve B sınıf yapıtların yaptığına ‘Yüzüklerin Efendisi’ sonrası dönemi uygun bulmak anlamına geliyor.
‘Yenilmezler’in Thor’unu yeğlerim
Günümüzde bu konuda bambaşka adımlar atılmışken sadece sondaki “Guardians of the Galaxy”e (2014) bağlayan sahne ile anılması daha doğru bu devam filminin. “Thor: Karanlık Dünya”, büyük oranda iyi-kötü mücadelesinin, kardeş hikayesindeki aldatmacanın çiğliği, Shakespeareyen dokunun uyumsuzluğu ile sinema tarihine kazınacak. Ortada bir eğlence sineması gerçeği varken, bir anda “Romeo + Juliet” (1996) misali bir metinsel yaklaşımın devreye girmesi veya yönetmenden Kurosawa gibi bir samuray kültürü geçişi beklenmesi çok yanlış. Taylor yerine Joss Whedon’ın gelmesi en azından görkemi ve eğlenceyi yukarı çekebilirmiş.
Ama ‘Thor’ karakteri bence geride kaldığı ‘Yenilmezler’ serisinde daha çekici. Zaten o filmin tüm zamanların en çok izlenen üçüncü eseri olmasıyla da böyle bir ‘devam filmi’ şansı bulabildi. Bu haliyle en fazla üç bölümlük bir Xena seyirliğinden alınan zevki akla getirebiliyor.
FİLMİN NOTU: 3.8
Künye:
Thor: Karanlık Dünya (Thor: The Dark World)
Yönetmen: Alan Taylor
Oyuncular: Chris Hemsworth, Natalie Portman, Tom Hiddlestone, Kat Dennings, Christopher Eccleston, Idris Elba, Rene Russo
Süre: 112 dk.
Yapım yılı: 2013
EMEKLİLER İÇİN BEKARLIĞA VEDA PARTİSİ
Michael Douglas, Robert De Niro, Kevin Kline ve Morgan Freeman’ın canlandırdığı dört 60 yaş üzerine gelmiş arkadaş, Vegas’ta bekarlığa veda partisi yaparsa ne olur? “Last Vegas”, bu durumun sonucunda yaşanabilecekleri bir hayli eğlenceli ve yeni nesle uygun esprilerle sarıyor. Asla insancıl mesajlara kayıp basitleşmeden, bir yaş grubunun cinsel ve özel hayatındaki olası ‘kültür şoku’nu gözlemliyor. Özellikle ‘güzel kadın seçme yarışması’ sahnesi güldürme adına zirve yaparken, film de büyük oranda kendini iyi hisset seyirliği olarak seyircisini doyuruyor.
Yaşlıların bir araya gelip tatile çıkması gibi bir şablonun izini sürmek aslında ‘oyuncu kuşakları’ açısından biçilmiş bir kaftan. Ancak bu girizgahın doğru bir sinemasal süreçle analiz edilmesi şart. Zira karşınıza çıkacak ‘ekip komedisi’ damarından “Çılgın Motorcular” (“Wild Hogs”, 2007), “Eski Dostlar” (“Stand Up Guys”, 2012) gibi garip filmler üretmek gayet mümkün. Yola çıktıktan sonra engelleri atlamak için stratejileri iyi belirlemek ise sizin elinizde.
İnsancıl mesajlara kayılmadan Las Vegas ve bekarlığa veda durumlarının üzerine gidiliyor
Hollywood’un memur yönetmenlerinden Jon Turteltaub ile “Arabalar”ın (“Cars”, 2006) ortak senaristlerinden Dan Fogelman’ın birlikteliği “Last Vegas”ta (2013) bu konuda hiç de azımsanmayacak bir sonuç vermiş. ‘Ayağı çukurda karakterlerin insancıl mesajlara kayması’ omurgası asla kullanılmıyor. ‘Yaşlılık/emeklilik komedisi’ ile ‘bekarlığa veda’ hikaye yapısı ‘Las Vegas’ arka planıyla iç içe geçiyor. Karşımıza ‘The Hangover’ın ya da “Hiç Hesapta Yokken”in (“Very Bad Things”, 1998) yaşlılar için versiyonu kıvamında bir iş çıkıyor.
Michael Douglas, Robert De Niro, Morgan Freeman ve Kevin Kline hepsi kendi hallerinde takılıyor. Kimisi çapkınlık yapma, kimisi gençlere ders verme, kimisi bu yaşta aşkı bulma, kimisi ise evlilik dışı seks arkadaşlığını tatmanın peşine düşüyor. Bu eğilimleri gösterirken ‘kumar masası’nda şans eseri Freeman’ın kazandığı 102.000 dolar bir ‘kader’ ve ‘şans’ anlamına geliyor. Böylece Vegas durumundan fazlasıyla yararlanan senaryo, oradan bir umut aşılarken ‘bekarlığı veda’nın 60 yaş üzerine uyup uymadığı gerçeğinden fazlaca malzeme çıkarıyor.
Kültür şokunun böylesi az bulunur
Bir anda büyük bir süitte, dairede kendini bulan dörtlü ekip, ekip komedisinin ‘durum komedisi’ omurgalı sürecine odaklanıyor. Yıllar sonra tatile çıkmanın muhtemel bir anılara odaklanma düşüncesinden ziyade bekarlığa vedanın yaşlılıkta yaratabilecekleri öne çıkarılıyor. Cinsellik, dostluk, evlilik, gece kulübü, içki gibi kavramlar 60 yaş üzerinden gözlemleniyor. Bir kültür şoku kıvamında ele alınıyor.
Esprilerin nokta atışı diyaloglarla yazılması, karakterlerin ise samimi duygularla karşımıza çıkarılması, bir anlamda ‘kendini oynama’nın boyut atlamasını sağlıyor. “Last Vegas”, Vegas’ta geçen komediler arasında hatırlanır mı bilinmez. Ama kolayca vakit geçirmeyi, eğlenerek perde deneyimini atlatmayı amaçlayan kitleyi doyuran, bir kendini iyi hisset seyirliğine açılıyor. Douglas, De Niro, Freeman ve Kline ise karakterlerine cuk otururken sanki kendilerini canlandırıyor izlenimi yaratıyor.
FİLMİN NOTU: 5
Künye:Last Vegas
Yönetmen: Jon Turteltaub
Oyuncular: Michael Douglas, Morgan Freeman, Kevin Kline, Robert De Niro
Süre: 105 dk.
Yapım yılı: 2013
EHLİLEŞTİRİLMİŞ ‘BEHZAT Ç.’
Hite dönüşüp üç sene süren polisiye dizisi ‘Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi’, hakkıyla kült bir karakter yarattı. Onun ikinci beyaz perde filmi ise aslında ana çatıdan bağımsız bir hikayeye odaklanıyor. Cinayetlerin peşindeki polis teşkilatının garip lakaplı yan karakterleriyle güldürmenin ve Behzat’ın varlığıyla ‘anti-kahramanlık’ aşılamanın üzerine bir şey konmuyor. Aksine ilk film “Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm”deki muziplik “Behzat Ç. Ankara Yanıyor”da daha politik ve ciddi hale geliyor. Ama üretim baştan aşağı dizi zekasında olduğu ya da Yeşilçam tembelliğini hatırlattığı için hiçbir entrika, tema, karakter veya performans tatmin etmiyor.
Serdar Akar’ın Emrah Serbes’in romanından ‘küçük ekran’a transfer ettiği ‘Behzat Ç.’ karakteri kısa sürede benimsendi. Alkol, uyuşturucu müptelası olması ve suçla kurduğu yakın temasla yüklendiği anti-kahraman duruşuna karşın kült bir tiplemeye dönüştü. Erdal Beşikçioğlu’nun becerisinin ise hakkı teslim edildi. Öyle ki karşımızda “Dragnet” (1987) ile “Kötü Polis”i (“Bad Lieutenant”, 1991) bir araya getirip kültürel bir ekip ruhuyla yoğuran ilginç bir polisiye modeli vardı.
Mizahın üzerine gidilmezken Behzat Ç.’nin karakteri törpülenmiş
Prototip de büyük oranda bu sayede önemsendi. Ankara üzerinden nam saldı. Burada ise emekliye ayrılmış Behzat Ç., ikinci sinema versiyonuna odaklanıyor. “Behzat Ç. Ankara Yanıyor” (2013), derin devlet meselelerine, muhbirliğe el atan bir eser. İlk film “Behzat Ç. Sen Kalbime Gömdüm” (2011) gibi yan karakterlerin dizi kitlesini kahkahalara boğan espri potansiyeline odaklanmıyor. Kendini ciddiye alıyor.
Bunun yanında karakterin ‘pislik’ hali de biraz törpülenip RTÜK’e uygun hale getirilmiş izlenimi yaratıyor. ‘Kötü adam’ mizacının yerini daha cana yakın, sakin ve yaşamayan bir kimlik geliyor. Polis tiplemesine sanki ‘kalem’ değmemiş gibi... Bu durum büyük oranda filmi ‘ruhsuz oyuncular’ ve ‘çatışmasız bir hikaye’ ile yoğuruyor. Dizi ekranına alışkın oyuncular da ayakta bile durmadan perde karşısından ayrılıyor.
Serdar Akar’ın kolaycılığı senaryonun başıboşluğuyla da dengeleniyor
Sanem Çelik, Aslı Tandoğan gibi kadın karakterlerin ‘kenar süsü’ gibi durması gözlerden kaçmazken yine teşkilatın içinde farklı görevlere sahip lakaplı tiplemeler filmin ana çekici unsuruna dönüşüyor. Bu noktada Akar’ın kolaycılığı, hızlı üretim arzusu gözlerden kaçmazken ‘ama çekip de bitirelim, zaten ne yapsak iyi oluyor ve dizi kitlesi yiyor’ düşüncesi sinema seyirliğindeki ‘gramer’ eksikliğinden okunabiliyor.
“Behzat Ç. Ankara Yanıyor”, kimliğine sadıktan öte emeklilik sürecinin üzerine giden bir TV dizisi bölümü kıvamında. Gençlerbirliği küçükler takımında antrenör olan Behzat Ç.’yi bu yaşayışıyla da görmek isteyenleri hedef alıyor. Düello ve çatışma sahnelerine koreografi ve kurgu planı yapmadan, “Kurtlar Vadisi: Irak”ın (2006) efekt profesyonelliğine bile yanaşamıyor. Yeşilçam tembelliğini, bütçesizliğini akla getiriyor. Her daim de oyunculara ve yan karakterlere bel bağlıyor. Yazılmamış karakterlerin oyuncular için yarattığı ‘yoldan çıkarken sete girmiş’ izlenimi ise senaryodaki başıboşluktan kaynaklanıyor.
FİLMİN NOTU: 2.9
Künye:
Behzat Ç.: Ankara Yanıyor
Yönetmen: Serdar Akar
Oyuncular: Erdal Beşikçioğlu, Sanem Çelik, Fatih Artman, İnanç Konukçu, Nejat İşler, Aslı Tandoğan
Süre: 92 dk.
Yapım yılı: 2012
İSTANBUL’UN ÇÖPLERİNİN PEŞİNDE
“Aziz Ayşe”, ülkemizde eşcinsel kimliği sebebiyle ötekileştirilen bireylerin yavaş yavaş haklarına kavuştuğunu, kendini öne atmaktan çekinmediğini anlatma adına değerli bir eser. Tarlabaşı’nda yaşayan gerçek bir travestinin üzerine giderken, bunu kurmaca ve belgesel destekli modern bir dille de sarıyor. Ancak öykünün ‘araştırma’ kısmı dışındaki tarafını inandırıcı dönüşlerle, profesyonel sahnelerle ve yazılmış karakterlerle sarıp güçlendiremiyor.
Sinemamızın tarihinde ‘eşcinsel özgürlük’ü savunulduğu az olsa da görülmüştür. Homoseksüel birey konusunda “Beddua” (1982), transseksüel birey konusunda “Köçek” (1975), travesti konusunda “Dönersen Islık Çal” (1992) gibi örneklere uzanabiliriz. 2000’lerde ise “Zenne” (2011), “Teslimiyet” (2010) ve “Aziz Ayşe”nin (2012) adı ‘kurmaca’ konusunda geçecek. Ancak bu üç eserin gelişen zihniyete karşın seviyeyi yukarıya çekebildiğini söylemek güç.
İstanbul’un ‘öteki’lerinden bir kimlik yaratma adına
Daha ziyade “İki Genç Kız” (2005) gibi imalarla yürüyen bir eserin bu konuda anılması daha doğru olur. Elfe Uluç burada çöp toplayıcı bir travestinin, Muş doğumlu Melikşah Yardımcı’nın gerçek hikayesine uzanıyor. Aslında metaforik ve sinemasal anlamda bulduğu yollar gayet yerinde. İstanbul’un kenara itilmiş çöplerini toplayan bir LGBT kimlikli karakter yaratma fikri güzel. Kadınların ve eşcinsellerin ‘öteki’ konumuna düştüğü metropol hayatında bunların birbirine tutunarak ayaklanabilmesi de soyut ama anlamlı.
Ancak bu tabanın zamanla belgeselden kurmacaya çevrilmesi proje aşamasında kimi zorlukları beraberinde getirmiş. “Aziz Ayşe”, bunlar arasındaki çizgi konusunda çok uçlara gitmeden bir samimiyet depoluyor. Yer yer enerjik bir hal alarak video-art tarafına da kayıyor. Ama filmin Feride Çetin-Engin Altan Düzyatan arasındaki ‘kurmaca ilişki’ konusunda zaafları var.
Sinemasal açıdan en azından modern metotlara tutunuyor
Belgesel yöntemlerinin ‘gerçeklik’inden beslenmesi planlanan ikilinin seks sahnesi, örneğin Türk sinemasının zayıf dönemlerini akla getiriyor. Ama elbette burada kimliğinin parçalarını, varoluş incelemesini metropol yaşayışının tabanında yapan karakter bir yandan da tesir ediyor. Emre Yalgın’ın “Teslimiyet”i kadar içimizin cız etmesini sağlayan bir öykü akıyor. Hande Yener, Zeki Müren, Nil Karaibrahimgil, Mercan Dede gibi isimlerin şarkı destekleriyle de biraz olsun canlanıyor.
Ama sosyolojik açıdan albenisi yüksek tiplemenin filminin çekilmesi aşamasında yaşananlar, imar sorunu, üçlü ilişki meselesi, sevgi, aşk, yalnızlık, fakirlik ve daha fazlası havada uçuşuyor. 1.85:1 formatında ise aslında samimi ve yer yer enerji dolu bir ilk film akıyor. Alt kültürü inceleme adına sevindirici ve arşivlere dahil edebileceğimiz bir iş “Aziz Ayşe”. En azından yukarıda sözü geçen “Köçek” ve “Beddua” gibi ‘çöp’ eserlerden biri değil.
FİLMİN NOTU: 4
Künye: Aziz Ayşe
Yönetmen: Elfe Uluç
Oyuncular: Feride Çetin, Melikşah Yardımcı, Engin Altan Düzyatan
Süre: 92 dk.
Yapım yılı: 2012
BAUMBACH’IN MANHATTAN’I
2000’lerin çıkış yapan bağımsız yönetmenlerinden Noah Baumbach, ayrıksı ve tonuyla çekici “Mürekkep Balığı ve Balina” ve “Kızkardeşim Evleniyor” ile bir yükseliş ivmesi göstermişti. Ancak 2010’da “Greenberg”ten sonra “Frances Ha” da tüm Fransız Yeni Dalgası referanslarına karşın ‘Woody Allen mizahı’na yakın dururken, klasik sabit kamera minimalizminin dışına çıkmayan bir esere dönüşüyor. Gerwig’in anti-kahraman katkısı, New York’un göbeğinde evsiz kalmak ve nostaljik Fransızca şarkılarla incelenesi dursa da, bana kalırsa başarılı olduğu damarı kaybeden bir yönetmenin çırpınışını resmetmesiyle hatırda kalacak bir film bu.
Kariyerine işlevsiz aile portreleriyle başlayan Noah Baumbach, sadakat, ahlak, vicdan, iletişimsizlik gibi temaları merceğine almıştı. Sundance’den iki ödüllü “Mürekkep Balığı ve Balina” (“The Squid and the Whale”, 2005) ile “Kızkardeşim Evleniyor” (“Margot at the Wedding”, 2007), çarpık ailelerin içinde olup bitenlere hafif ‘absürt mizah’ enjekte ederken, Rohmer ile Cassavetes arası bir yaklaşım belirliyordu. Mekandan ziyade karakter bazlı hareket eden bu eserler, ‘karakter draması’ damarını seven bir sinemacının itiraflarıydı aslında. Aile bireylerinin her türlü eğilimi göstermesi ise ‘gündelik hayatlar’ üzerinden doğal yaklaşıma ‘derinlik’ katma konusunda anahtar vazifesi görmüştü.
Böylece yönetmen, 1995’te çekip başarı kaydedemediği “Kicking and Screaming”deki ‘diyalog ağırlığı’nın dışına çıkıp bir tarz oturttu. “Mutluluk” (“Happiness”, 1998) ile “Amerikan Güzeli” (“American Beauty”, 1999) sonrası artan banliyö yaşamından aile portrelerine bir yorum da kendi kattı. Bu filmlerin doğal renklere (dönemine göre), sallanan kameraya, oyunculuklara yaklaşımı bir tarafa ‘cinsellik’ konusunda da tartışmalı sahneleriyle bir ahlaki tartışmaya alan açtıkları görülüyordu.
Tutan, oturmaya başlayan kimliğin dışına çıkmak yaramadı
2010’da ise yönetmen “Greenberg”te Woody Allen romantik-komedilerini akla getiren, ancak başrole anti-kahraman niyetine Ben Stiller’ı yerleştiren bir esere imza attı. Kameranın sabitlikle imtihanı keskin bir görsel üslup anlamına gelirken bu alanda bağımsız sinemanın aşırı üretiminin yarattığı zaaf gözlerden kaçmıyordu.
Bana göre kendisi için olumlu bir adım değildi bu hareket. Aksine yavaş yavaş her şeyi iyi tarafından görmeye başlaması, hayata olumlu bakma sürecine girmesi anlamına geliyordu. Önceki sinemayla tanışıp kimliğini oturttuğu iki filminin aldığı ‘hep aynı şeyi mi çekecek?’ eleştirilerini tersine çevirmek için devreye girmişti. “Frances Ha”da (2012) ise Baumbach sanki 80’lerin başındaki bağımsız sinemanın kurallarına göre çekilmiş bir “Manhattan” (1979) ile karşımıza çıkıyor. Sabit kamera minimalizminden kopmadan Jarmusch’un ilk dönemi ile Woody Allen’ın diyalog komedisi anlayışını bir araya getiriyor. ‘Mini indie’ çekmiş olarak anılmak istiyor.
Gerileme döneminde klasik minimalizmden taviz vermeyen bir eser
Minimalizm, uzun planlarla ve pan dışında kamera hareketi kullanmadan adımlarını belirliyor. Siyah-beyazlık ise ‘nostaljik duygu’yu harekete geçiriyor. Evsiz kalmış dansçı, 27 yaşındaki Frances Ha büyük oranda bir ‘kayıp jenerasyon’a dikkat çekiyor. Belki de Baumbach’ın sevdiği anti-kahraman Gerwig yoluyla canlanıyor. Kelly Reichardt’ın ülkenin tabanındaki fakirlik sıkıntısına yaklaşımını feyz alıyor. Feminist okumalar da diyaloglarla karşımıza çıkıyor.
Ama “Frances Ha”, New York’u Paris’e çevirince Anna Karina’ya benzetilen ana karaktere, “Hayatını Yaşamak” (“Vivre Sa Vie”, 1962) çerçevesi yaratma algısında ‘rüyalar’ üzerinden parçalı bir anlatıyı uygun göremiyor. Gerwig, olsa olsa “Kadın Kadındır”ın (“Une Femme est Une Femme”, 1961) Angela’sının (Karina) ‘iyimser’likle donatılmış mizacına yaklaşıyor. Hatta buna ulaşma yolunda film, Fransız Yeni Dalgası göndermelerini ‘işitsel’ açıdan eksik etmese de görsel yolda tıkanıp kalıyor. Klasik minimalizmden kopmamasıyla yara alıyor. Sadece ‘şirinlik’ ve ‘sempatik’ kıstaslarını yerine getiren bir esere dönüşüyor.
Böylece yönetmenin ‘gerileme dönemi’ne tavizsiz bir ekleme daha ‘görsel açıdan iyi çekilmiş’ dursa da canlanmış oluyor. Belki Baumbach, yarattığı tiplemenin çıkarımları ile ilerleyen dönemde bir ‘geriye dönüp bakma’ arzusu yaratabilir bu altıncı filmi nezdinde. Ama Rohmer temalarına odaklanan Cassavetes görselliğini, kendine özgü karakterlere melankolik bakışını ‘umut’ ile sarıp Woody Allen’ın diyalogları ve yalınlığıyla değiştirince çekici tonunu kaybediyor.
FİLMİN NOTU: 4
Künye: Frances Ha
Yönetmen: Noah Baumbach
Oyuncular: Greta Gerwig, Mickey Sumner, Adam Driver
Süre: 99 dk.
Yapım yılı: 2012
ZAMANE HİNDİLERİ 17. YÜZYILDA
İki hindinin zamanda geriye giderek kendi soylarını Noel yemeği mönüsünden çıkarma arzusunu ele almak başlı başına eğlenceli bir fikir. “Kahraman İkili” de bu eğilime yanaşırken “Tavuklar Firarda”, “Gezegen 51” ve “Geleceğe Dönüş 3” ile akrabalık kuruyor. 17. yüzyıl doğasına yapılan ‘zaman yolculuğu’ndan bir bilimkurgu-komedi omurgası çıkarıyor. Ancak hedeflerine ulaşırken kıvamı tutturamayan eser, küçük ekrana uygun tek boyutlu çizimlerle, konuşan kafaları ve ucuzcu numaraları öne çıkarınca animasyonu yaralar hale geliyor.
“Horton” (“Horton Hears a Who!”, 2008) ile dikkat çeken Jimmy Hayward ile “Vahşi Doğa” (“The Wild”, 2006) ve “Ninja Kaplumbağalar” (“TMNT”, 2007) ile bilinen Reel Fx Stüdyosu’nu bir araya getiren bir bilgisayar animasyonu… Aslında ilk bakışta kulağa garip geliyor. Zira “Horton” bana göre 2000’lerin en önemli animasyonlarından biri. Metinlerinden çizimlerine kadar detaycı bir iş…
Noel yemeği mönüsünü değiştirme arzusu
Burada aslında o eserin ‘distopik bilimkurgu’ konseptiyle yakaladığı tutarlılık bir ‘zaman yolculuğu’ mizansenine transfer oluyor. 17. yüzyıla gidip kendilerinin ‘Noel yemeği mönüsü’nden çıkarmak isteyen biri tecrübeli, diğeri tecrübesiz iki hindinin maceralarına odaklanıyor. Zaman yolculuğu komedisi ise büyük oranda bu damar üzerinden akarken ‘durum komedisi’ deneyiminden faydalanıyor.
Ancak ne “Tavuklar Firarda” (“Chicken Run”, 2000) kadar aktif ve özenli bir koşuşturmaca, ne de “Cesur Civciv” (“Chicken Little”, 2005) gibi ‘pastiş’ zekası taşıyan bilimkurgu-komedi omurgası izleyebiliyoruz. Aksine “Kahraman İkili” (“Free Birds”, 2013), alan derinliğinden anlaşılacak çizgisel sorunlarını yüzümüze vuruyor. Yeraltındaki macerayı, kaçışı öne çıkararak ucuza kaçıyor. Küçük ekran seyirliği gibi dururken stüdyo animasyonlarını mumla aratıyor.
17. yüzyılda kovboyların mekanında, kasabalardan postmodern imgelere kadar her şey arka plan açısından yaratıcı. Ama “Kahraman Uzaylılar” (“Escape from Planet Earth”, 2013) veya “Gezegen 51” (“Planet 51”, 2009) gibi sinemanın görsel sanat olduğunu kanıtlayan eserlerin bilincine ulaşamıyoruz. Aksine hindilerin ‘konuşan kafalar’ hesabı yaptığı sözlü esprilerle kalıp köşeye çekiliyoruz. Zaman makinesinin içinin külüstür hali, zaman yolculuğunu ‘boğucu’ hale getiriyor. Böylece “Geleceğe Dönüş 3”ün (“Back to the Future III”, 1990) zamansal örgüsünü akla getiren hikaye yapısı bunu ‘taban’da bırakmakla kalıyor.
FİLMİN NOTU: 3
Künye: Kahraman İkili (Free Birds)
Yönetmen: Jimmy Hayward
Süre: 91 dk.
Yapım yılı: 2013
GLADYATÖR HİKAYESİNE ‘ŞREK’YEN AMBALAJ
Bir gladyatörün tarihi macerasını “Şrek”in modeliyle saran “Acemi Gladyatör”, bir büyük stüdyo animasyonunun detaycı çizgilerini aratan ve sadece TV ekranında tutarlı durabilecek bir animasyon. Ama kurduğu evrenin postmodern yaklaşımıyla metinsel açıdan bölüm bölüm tatmin ediyor.
Animasyona “Şrek”in (“Shrek”, 2001) getirdikleri saymakla bitmez. Ama en önemlisi standart macera algısını, alışık olduğumuz kahraman düşüncesini tersine çevirmesidir. Bu sayede araya parçalar alan bir postmodern yapıyı hakim kılmıştır. Onun izinde ‘Şrek’yen diyebileceğimiz eserlerin sayısı ise bir elin parmaklarını bile geçti.
“Şrek” ile “Gladyatör”ü birleştiriyor
‘Winx Club’ın yaratıcısı Iginio Straffi, burada bu damara tutunan isimler arasına katılıyor. “Acemi Gladyatör” (“Gladiatori di Roma”, 2012) kelimenin tam anlamıyla Roma İmparatorluğu kültürü ile yoğrulmuş bir fantastik maceranın ya da peri masalı omurgasının adresine dönüşüyor. ‘Kılıç ve sandalet filmleri’ne böyle bir ambalajı uygun buluyor. ‘Hulk’ benzeri yeşil, boynuzlu devlerin, büyücülerin cirit attığı bir evrende, standart bir ‘yolculuk tasviri’ni planlıyor.
Böylece aslında arenada soluğu alan ana karakterin kadınını kurtarması ve kahraman olmasını mercek altına alıyor. Bunu yaparken karşımıza çıkanlara bakınca animasyon teknolojisi açısından TV demosu kıvamında bir iş görebiliyoruz. Pazar sabah kuşağında izlenebilecek bir iş sanki önümüzden ‘bayat çizgi dizi parçaları’ olarak geçiyor. Hatta karakterler veya yan karakterler güldürme özürlü gibi duruyor. Ama öyle ya da böyle yaratılan evrenin kopyala-yapıştır hali seyirciyi bir yerinden yakalıyor.
Nihayetinde “Acemi Gladyatör”, metinsel açılımları iyi, içerisi ve arka planı zayıf animasyon denemelerinden biri. Ama “Gladyatör” (“Gladiator”, 2000) ile “Şrek”i birleştirme anlayışıyla tatmin etme, bir albeni aşılama şansına kavuşuyor.
FİLMİN NOTU: 3
Künye: Acemi Gladyatör (Gladiatori di Roma)
Yönetmen: Iginio Straffi
Süre: 97 dk.
Yapım yılı: 2013
YILIN EN İYİ TÜRK FİLMİNİ NİSAN’DA YAZMIŞTIM
Bütün kalıpları, formülleri ve alışkanlıkları yerle bir etmek için yola çıkan Onur Ünlü’yü, güncel Türk sinemasının postmodern kanadının Jean-Luc Godard’ı olarak anmışımdır çoğu zaman. Burada yönetmen özündeki ‘absürt’ ve ‘kara’ sıfatlarını bir ‘fantastik-noir’ın etrafına yerleştirdikten sonra taşra filmi alışkanlığımızı yıkıp o bölgedeki varoluş sancılarını süper güçlerin yaratabileceği endişe ve özgüvenle tanımlıyor. Siyah-beyaz bir çizgi roman estetiğiyle çekilmiş “Sen Aydınlatırsın Geceyi”, sinemamıza fantastik atılım getirmesi beklenebilecek, entelektüel bir A sınıf süper kahraman filmi. Superman’den X-Men’e uzanan etki skalasının ötesinde bizim “Günah Şehri”mizi yaratırken hiçbir şeyden gocunmayan, şiddet kullanımı, diyalog becerisi ve sosyal tanımlarıyla dikkat çeken serbest bir Shakespeare uyarlaması aynı zamanda.
FİLMİN NOTU: 8.7
Künye: Sen Aydınlatırsın Geceyi
Yönetmen: Onur Ünlü
Oyuncular: Ali Atay, Demet Evgar, Damla Sönmez, Ahmet Mümtaz Taylan, Derya Alabora, Cengiz Bozkurt, Serkan Keskin, Tansu Biçer, Ezgi Mola
Süre: 110 Dk.
Yapım Yılı: 2013
KONTROLSÜZ POLİS ŞİDDETİNİN GETİRDİKLERİ
2009’un ilk saatlerinde Oakland’ın Fruitvale BART İstasyonu’nda beyaz bir polisin sebepsizce işlediği ırkçı cinayeti ya da yaptığı zalimliği biz bilmesek de Amerikan halkı hatırlıyor. 22 yaşındaki Afro-Amerikalı Oscar Grant’in ölümüyle sonuçlanan bu olayı, en azından onun ailesi ve siyahi kesim unutmadı. Birçok yönüyle Gezi Parkı’nda yaşananlara da benzetilebilecek bu mesele, “Son Durak”ta gerçekçi bir üslupla bireysel ve sosyal gerçekçi bir hayata tutunma hikayesi üzerinden yansıtılıyor. Ryan Coogler, Sundance Film Festivali’nden büyük ödüllü ilk filminde, ABD’nin köklerindeki adaletsizliğe, ırkçılığa, kindarlığa, anlık şiddet arzusuna, kişisel adalet hırsına ve daha nicesine bir anti-yılbaşı portresini uygun buluyor. Şüphesiz sert bir yumrukla da karakterin yaşadıklarını yüzümüze vurup iz bırakıyor.
FİLMİN NOTU: 6
Künye: Son Durak (Fruitvale Station)
Yönetmen: Ryan Cooglar
Oyuncular: Michael B. Jordan, Melonie Diaz, Octavia Spencer, Chad Michael Murray, Kevin Durrand
Süre: 85 dk.
Yapım yılı: 2013