'Yorgun demokrasi'
Sen "Uçun kuşlar doğduğum yere, şimdi dağlarımda mor sümbül vardır" demiştin. Mor sümbüller değil, açlık grevleri var. İlk ölümleri bekliyoruz, ilk kar yağışını bekler gibi...
Elif ŞAFAK / HT PAZAR
Sen beni tanımazdın. Ne aynı şehirde doğmuşluğumuz var, ne aynı okula gitmişliğimiz, ne de aynı dilde ilk ninniyi, ilk masalımızı dinlemişliğimiz belki. Senin kalabalık bir ailen vardı, çok kardeşin; benimse dul bir annem vardı, bir de anneannem. Senin baban kumaş fabrikasında işçiydi; benimki akademisyen, her ne kadar pek görmesem de büyürken. Sen yoksun ve yoksul yetiştin; benim burukluğum, kırıklığım başkaydı, saklıydı. Senin dilin yasaklıydı, benimse kelimelerden, harflerden yana hiç sıkıntım olmadı.
12 Eylül'ün üzerinden seneler geçmişti. Bu toprakların üzerinden bir panzer geçmişti. Bilmiyordum, bilmiyorduk. Demir parmaklıklar ardında neler yaşandığını, ister solcu-ister sağcı politik mahkûmlara neler yapıldığını, işkencenin nasıl yaygınlaştığını duymuyordu sıradan vatandaş; sokaklardan gürültü patırtı, anarşi eksildi diye memnundu komşumuz Hikmet Hanım Teyze. Kenan Evren televizyona çıkınca selam çakardı bakkal Rıza Efendi.
Ben sonra ayrıldım Türkiye'den, bir müddet yurtdışında okudum. Geç keşfettim seni kimine göre. Doğru zamandı bana sorarsan. Üniversitede öğrenciydim; dinledim bir şarkını, tesadüfen bir akşam üzeri. Yabancı geldi müziğin evvela, yaban geldi. Fazla "erkek" geldi doğrusunu istersen; ben ki kadınlarda erkeksiliği, erkeklerde kadınsılığı, ara tonları yeğlerdim. Sen emindin haklının ne yanda, haksızın ne yanda durduğundan. Bense kafası karışık, mütereddit ruhların yanında rahat ederdim.
Sen kahramanlardan bahsediyordun, bense kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplum istiyordum, Brecht'e atıfla. "Yare bir şeyler söyleyin, kafamı bozdurmayın" deyişinde hafif bir kabadayılık seziyordum. "Marş söylemeden ölmek bize yaraşmaz" cümlesindeki o otoriterlik uzaklaştırıyordu beni. "Soylu sevdam" dediğinde, sevda kısmını anlıyordum da soyluyu anlamıyordum. Kullandığın sıfatlarla sorunum vardı. Lakin dinledim seni. Duydum seslenişini. Kapatmadım teybi. Bir şarkı, derken bir tane daha.
Dedim ya, farklıydık bir parça. Sen rakı-pastırma severdin; bense pek koymazdım ikisini de ağzıma. Aynı masada otursak dalga geçerdin muhtemelen yediklerimle, ya "hanımcık" bulurdun ya da "alafranga". Bazen içerlerdim üslubuna, saklı bir kibir yakalardım mutlak haklılığında.
Lakin bir garip kırılganlığın vardı ki görmemek ne mümkün. Paltonun altında bir oğlan çocuğu saklıydı. Mahpushane duvarlarına kederini yazan, acıya aşina, hüzne merbut, kimselere benzemez, yalnız bir adamdın. "Ne Diyarbakır anladı beni, ne sen, oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen" deyişinde bir kıymık vardı, yüreğime batan.
Her şeye rağmen hayatı bu haliyle bile seven, vicdan bilen, insanlığa inanan; komşusu açken tok yatamayacak biriydin bana kalırsa. Birinin parmağı kesilse, senin canın yanardı. Üstüne vazife olmayan işlere bulaşırdın zannımca; dayanamazdın çünkü haksızlığa. "Her koyun kendi bacağından asılır" senin şiarın değildi bu yüzden. Yakaladı yüreğimin bir perdesinden sesin, her zaman katılmasam da kelimelerine, ne gam. "Ceketini yağmurlara asan" adam. "Dünyaya sataşırım" diyecek kadar asi. Ben "gözüm" kelimesinin bu kadar güzel telaffuz edildiğini senden öğrendim.
Geçti seneler aradan. Televizyon ekranlarında bir an. Yuhalamalar, çatallar, bıçaklar, protestolar. Neydi bu kadar tepkinin sebebi? Kürtçe bir klip çekmende ne beis vardı ki? Bir rüzgâr esti adeta; akıl tutulması, öfke nöbeti.
Sen toprağının insanıydın; her ne kadar "Geceler tanır beni; konar göçerim" desen de bende hep "yerleşik" izlenimi bıraktın. Alışkanlıklarının insani olduğunu düşünürdüm. Kadim dostluklar, tanıdık sofralar, süreklilik duygusu. Öyleyse içini yakmış olmalı sürgünde ölmek. Niye bu kadar hırpaladı seni bunca sevdiğin memleket? Ne garip, kimse bilmiyor cevabını.
Şimdi vardığın yerden nasıl görünüyoruz gözüne bilmem, lakin haberlerimiz iç açıcı değil. Arpa boyu yol gittiğimiz demokraside geri adım atmaktan söz ediyoruz; idam cezası gene gündemde. Sen "Uçun kuşlar doğduğum yere, şimdi dağlarımda mor sümbül vardır" demiştin. Mor sümbüller değil, açlık grevleri var. İlk ölümleri bekliyoruz, ilk kar yağışını bekler gibi, o zaman anlayacağız ki kış gelmiş, ayaza kesmiş demokrasimiz. Biz hayatı kutsayan bir ülke niye olamadık, olamıyoruz?
*
Ahmet Kaya'nın ölüm yıldönümü olan bu hafta, açlık grevlerinde tehlikeli eşik aşıldı. "Bize kir bize pas, bize tortusu kaldı" demişti usta sanatçı. "Dostlar tükenip düştüler, yok olma korkusu kaldı." Hükümetten, yetkililerden yapıcı bir adım bekliyoruz. Bu canım memleketin Türk-Kürt, Sünni-Alevi, muhafazakâr-sosyal demokrat, kadın-erkek bireyleri bir arada huzur, barış ve demokrasi içinde yaşasın istiyoruz.
On sene sonra bugünkü kavgaların ve zıtlaşmaların hiçbir anlamı kalmayacak, ama yok olup giden insanlar da bir daha geri gelmeyecek.