Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Pazar 'Size ne söylememi istiyorsunuz'

        HT PAZAR

        Gazi Mustafa Kemal Atatürk, dünyanın en çok merak edilen ve adından en sık bahsedilen liderlerinden biri olmasına rağmen hakkında sanıldığından daha az şey biliyoruz. Bu merakın doyurulması kolay değil. Daha derinlemesine, uzun akademik çalışmalar ve başka imkânlar gerektiriyor. Biz de bu iddiada değiliz. Ancak şimdiye dek yayınlanmış en dikkat çekici ve farklı metinler arasından ikisini hatırlatmak işe yarayabilir...

        75. ölüm yıldönümünde, Mustafa Kemal Atatürk hakkındaki sağlam biyografilerin sayısı hâlâ pek az. 1960'larda yayımlanan Şevket Süreyya Aydemir'in üç ciltlik "Tek Adam"ından başka, Atatürk'ün Türk biyografları arasında Yakup Kadri Karaosmanoğlu ("Atatürk") ve belki birkaç kişi daha sayılabilir. Onun dışında en çok bilinen üç Atatürk biyografisini yabancılar yazdı: Andrew Mango - "Atatürk, Modern Türkiye'nin Kurucusu," H.C. Armstrong – "Bozkurt" ve meşhur Lord Kinross - "Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu..." 20. yüzyıla damga vurmuş, hakkında duyulan merak hep artan bir lider hakkında bir asırda hepi topu 10 kadar biyografi... İşte 2010'da bunlara bir yenisi eklendi. Kürşad Oğuz ise "Alman tarihçi Klaus Kreiser'in 'Atatürk'ü, okuyabilecekleriniz arasında en iyi Atatürk biyografisi" diyerek İletişim Yayınları'ndan çıkan kitabı Newsweek Türkiye Dergisi'ndeki yazısında ele almıştı. Bu önemli eseri hatırlamakta fayda var... Zira "Atatürk" adlı kitap, bir türlü yapılamayan "Onu o dönemin koşullarına göre değerlendirmek lâzım" tezini de hayata geçiriyor.

        'BAK MUSTAFA, ŞİİRİ FİLAN BIRAK...'

        Bugüne kadarki pek çok Atatürk biyografının eksiği, belki korkudan belki başka türlüsünü düşünemediklerinden, "Atatürk biyografisi yazıyoruz" diye merkeze Atatürk'ü koymaları oldu. Oysa ondan uzaklaşıp onu çevreleyen koşullara, zaman ve mekâna odaklanınca şimdiye kadar hiç görmediğimiz detaylar karşımıza çıkıyor. Mesela küçük Mustafa'nın çocukluğunu geçirdiği yıllarda Selanik'in nüfus yapısı (yazara göre Selanik hiç de anlatıldığı gibi "kozmopolit" değildi zira Yahudi, Rum – Ortodoks, Türk - Müslüman gruplar birbirinden kesin biçimde ayrılmıştı); 1894'ten itibaren 220 km uzunluğundaki bir tren yoluyla birbirine bağlanan Selanik – Manastır hattının ilk yolcularından birinin 15 yaşındaki Harp Okulu talebesi Mustafa Kemal olduğu; Selanik'teki tatil günlerini Lazaristler'in College des Freres de la Salle isimli okulunda Fransızca'sını düzeltmeye çalışarak geçirdiği... (Lazaristler aslen Ortodoks Bulgarlar arasında Katolik Kilisesi'ne mensup, "kurtarılmış ruh" kazanmayı görev edinmiş misyoner bir mezheptir.)

        Yine Atatürk sözkonusu olduğunda, biyografilerde daha çok kimlerin ondan etkilendiği anlatılır. Kreiser bu alışkanlığı da tersine çeviriyor. Örnek, Manastır'daki Harp Okulu'ndan "sakıncalı arkadaşı" İstanbullu Ömer Naci. Ömer Naci'yle İstanbul'daki Harp Akademisi'nde devam edip geleceğe taşınacak olan dostluğu, Mustafa Kemal'in hayatındaki en önemli hadiselerden biri. Zira Ömer'in 12 sene evvel (1888) Sakız adasında ölen şair Namık Kemal'e beslediği hayranlığın arkadaşlarına da sirayet etmesi uzun zaman almıyor. Ali Fuat'ın (Cebesoy) bir hatırası, ileride "Atatürk efsanesi"nin ana payandalarından biri oluyor: "Ömer Naci güzel konuşuyor, güzel yazıyordu. Mustafa Kemal der ki, "Kitabet hocamız Alay Emîni Mehmed Âsım Efendi bir gün beni çağırdı. 'Bak oğlum Mustafa,' dedi, ‘şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi bir asker olmana mâni olur. Diğer hocalarınla da konuştum, onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Nâci'ye bakma.'" Ömer Naci'nin kafası politikaya yatıyordu. 1906 yılı sonlarında Selânik'te gizli Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'nin kurucularından biri oldu. Jöntürk İhtilâli'nden önce Paris ve Rusya üzerinden İran'a gitti. Enver Bey (Enver Paşa, 1881 – 1921) ve Mustafa Kemal'le 1911'de Afrika'ya geçecek olan "fedai zabıtan" arasına karıştı. Daha sonra sözünü edeceğimiz Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir üyesi olarak Cihan Harbi boyunca kısmen gizli, kısmen alenen bütün cephelerde faaliyet gösterdi.

        Mustafa Kemal'in tıpkı arkadaşları gibi Harbiye'de elinden düşüremediği kitap ise Goltz'un "Das Volk in Waffen. Ein Buch über Heerwesen und Kriegsführung in unserer Zeit"i (1883 – Silah Altındaki Millet. Ordu ve Savaş Yönetimi Üzerine Bir Kitap) oldu. Kitabın etkisi Cumhuriyet döneminde de uzun süre devam etti...

        'Demir maskesi onun tabii yüzüydü'

        Amerikan The Saturday Evening Post Dergisi'nin yazarı Isaac F. Marcosson, Temmuz 1923'te Ankara'ya gelmiş, Gazi Mustafa Kemal ve Latife Hanım ile bir röportaj yapmıştı. Röportaj ABD'de 20 Ekim 1923'te "Kemal Paşa" başlığıyla çıktı. Marcosson o sırada 46 yaşındaydı. Soru ve cevaplar dışında, 1961'de hayatını kaybeden Marcosson'un izlenimlerinden oluşan yazı Türkiye'de ilk kez Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi'nin 1 Kasım 1984 tarihli birinci sayısında, Prof. Ergun Özbudun'un Türkçe çevirisiyle yer aldı. Ardından röportaj 2007 yılında, Nevra Yaraç imzasıyla Yeni Aktüel Dergisi'nde yayınlandı. Röportaj, Mustafa Kemal ve Latife Hanım'ın söylediklerinin yanında Amerikalı gazetecinin gözlemleri nedeniyle de ilgi çekici ve hatırlanmayı hak ediyor...

        'GÖZLERİM TEK BİR KİŞİNİN ÜZERİNDEYDİ'

        Bakın Marcosson, yazısına nasıl başlıyor: "Bir zamanlar Ankara, sadece kedileri ve keçileriyle ünlüydü. Bugün, Anadolu'nun uzak tepelerindeki bu eski, hantal şehrin dünya çapında başka bir önemi var. O, sadece yeniden kurulmuş Türk Devleti'nin başkenti ve dolayısıyla bütün çağdaş demokrasi deneyimlerinin en renklisinin merkezi değil, aynı zamanda Dünya Savaşı'nın acı sonuçlarının ortaya çıkardığı birçok önemli şahsiyet arasında sivrilen -tam unvanıyla- Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın da yaşadığı yer..."

        Ve yazısına şöyle devam ediyor Amerikalı gazeteci...

        "Kemal'in konutuna yaklaştıkça askerlere rastlamaya başladık; ilerledikçe sayıları arttı. Bu askerler, Kemal'in hayatını korumak için alınan birçok tedbirlerden biriydi; çünkü her an kızgın bir Yunanlı veya Ermeni tarafından öldürülme tehlikesindeydi. Onu öldürmek için birkaç teşebbüste bulunulmuş, bir seferinde yanındaki bir Türk subayı suikastçı tarafından ağır yaralanmıştı..."

        Marcosson'un Gazi tarafından kabul edileceği odanın bitişiğinde, geniş yuvarlak bir masa etrafında oturmuş, hızlı hızlı konuşan bir grup insan vardı. Bu, toplantı halindeki Türk kabinesiydi ve Lozan'dan gelen son telgrafları tartışıyorlardı. Amerikalı gazeteci, kısa bir tanışma için o odaya alındı... "Gözlerim tek bir kişinin üzerindeydi. Kemal'in sayısız resimlerini görmüş olduğumdan görünüşüne aşinaydım. O, insanlara ve meclislere hâkim olacak tipteydi. Gözleri çelik mavisi, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi. Pek az kişi Kemal'i gülerken görmüştür. Kendisiyle geçirdiğim iki buçuk saat içinde hatları, ancak bir defa bir parça gevşer gibi oldu. Demir maskeli bir adama benziyordu; maske de, onun tabiî yüzüydü. Onu üniformalı göreceğimi zannediyordum. Oysa çizgili gri pantolon ve rugan ayakkabılarla siyah bir jaketataydan (kuyruklu ceket) oluşan çok şık bir kıyafet içerisindeydi. Kanat yaka ve mavili sarılı bir kravat taşıyordu..."

        Marcosson'un "Ancak bir defa bir parça gevşer gibi oldu" dediği an ise, muhtemelen gazetecinin daha sonra yazdığı şu cümlelerde gizli: "Bütün mülakat sırasında, sözlerini vurgulamak için öne doğru eğildiği iki an dışında Kemal, koltuğunda dimdik oturmuştu. Bu taş gibi hatlarda en ufak bir yumuşama belirtisinin görüldüğü tek an, konuşmanın sonunda az çok kişisel nitelikte meseleleri tartışmaya başladığımız zamandı. Kendisine, evlenmemiş olduğumu, çünkü çok seyahat ettiğimi ve hiçbir kadının böyle sonu gelmez bir faaliyete tahammül etmeyeceğini söyledim. Bunun üzerine, 'Ben de, ancak son zamanlarda evlendim' dedi."

        'DOBRA DOBRA, KISA VE AÇIK İFADESİYLE SORDU...'

        Gazi Fransızca ve Almanca bilmekle beraber, röportaj başladığında bir tercüman aracılığıyla Türkçe konuşmayı tercih ediyordu. Marcosson'un ifadesiyle söyleşi şöyle başladı: "Dobra dobra, kısa ve açık ifadesiyle adetâ emir veren bir subay gibi sordu: Size ne söylememi istiyorsunuz?" "İlkin" diye cevap vermiş Amerikalı gazeteci. "Bana, Amerikan halkı için bir mesaj verebilir misiniz?" Marcosson'un yazdıklarına göre Gazi, bütün konuşma sırasında bir cevap için bile hiçbir zaman duraklamamış. Amerikalı gazeteci devam ediyor: "Şöyle dedi: 'Memnuniyetle. Birleşik Devletler'in ideali, bizim de idealimizdir. Büyük Millet Meclisi'nin Ocak 1920'de ilân ettiği Millî Misakımız, sizin Bağımsızlık Beyannamenize çok benzer. O, sadece Türk ülkesinin istilâdan kurtulmasını ve kendi kaderimize hâkim olmamızı ister. Bağımsızlık, hepsi bu.' 'Sizin için devlet yönetiminde ideal nedir' diye sordum; başka bir deyişle 'Pan-İslâmizm ve Pan-Turanizm fikirlerine hâlâ inanıyor musunuz?' 'Kısaca söyleyeyim' dedi; 'Pan-İslâmizm, din ortaklığına dayanan bir federasyon demekti. Pan-Turanizm ise ırka dayanan aynı çeşit bir çaba ve ihtiras ortaklığını temsil ediyordu. Her ikisi de yanlıştı..."

        Mustafa Kemal, yaptığı tespitleri teferruatıyla açıkladıktan sonra lafı Avrupa'ya getiriyordu: "Uzun yıllar emperyalizm Avrupa'ya hâkim oldu. Ancak emperyalizm ölüme mahkûmdur. Bunun cevabını Almanya'nın, Avusturya'nın, Rusya'nın ve geçmişteki Türkiye'nin yıkılışında bulursunuz. Demokrasi, insan ırkının ümididir..."

        Ardından, Marcosson'un aktardığına göre ona doğru eğilip keskin üslubuyla şunları söylüyordu: "Biliyor musunuz, Avrupa'da barışı ve yeniden inşayı engellemiş olan şey nedir? Sadece şu: Bir milletin diğerine müdahalesi... Haris, bencil milliyetçiliğin bir parçası. Bu, ekonominin yerine siyasetin geçmesi sonucunu doğurmuştur. Alman tamirat tazminatı kördüğümü, bunun yalnızca bir örneğidir. Küçük çaplı siyaset, dünyanın baş belasıdır. Bizim güçlükle kazandığımız Türk bağımsızlığını engellemeye çalışan, milliyetçiliğimizi kötüleyen, bunun doğu komşularımızı fethetme arzusunu maskeleyen bir kamuflajdan ibaret olduğunu söyleyen, ekonomiyi yönetecek yetenekte olmadığımızı ileri süren milletler var. Bakalım, göreceğiz. Yeni Türkiye'nin ilk ve en önemli düşüncesi, siyasal değil, ekonomiktir. Biz, dünya üretiminin de, tüketiminin de bir parçası olmak istiyoruz..."

        Bir süre anlattıktan sonra, "Ekonomiden söz ederken yeni Türkiye için hayatî önem taşıyan başka bir soruna da değineyim" diyordu Gazi. "Geçmişte Türkiye'nin trajedisi büyük Avrupa devletlerinin, ticarî gelişme konusunda birbirlerine karşı olan bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. Devletler ahır yemliğindeki köpekler gibiydi; kendi istediklerine ulaşamadıkları zaman rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Yıllardır Çin'de olup bitenler de aynen böyledir; ancak onlar, Türkiye'yi Çin'e çeviremeyeceklerdir. John Hay tarafından ortaya atılmış bulunan, herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz. Avrupa devletleri bu usûlden hoşlanmazlarsa, bunun dışında kalabilirler..."

        Milletler Cemiyeti

        Temmuz 1923'te, Amerikan The Saturday Evening Post Dergisi için yapılan röportajda gazeteci Isaac F. Marcosson, Gazi Mustafa Kemal'e "Dünyanın bugünkü hastalığı için ilâcınız nedir" diye sorduğunda şu yanıtı alıyor: "Aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıca işbirliği." "Milletler Cemiyeti bir çare mi?" "Hem evet, hem hayır. Cemiyetin hatası bazı milletleri yönetmek, diğer milletleri de yönetilmek üzere ayırmış olmasıdır. Wilson'un self-determinasyon fikri garip şekilde ortadan kalkmış görünüyor."

        Latife Hanım'ın gözünden

        Ankara'da, Temmuz 1923'te, Amerikalı gazeteci Isaac F. Marcosson'un Gazi Mustafa Kemal'le The Saturday Evening Post Dergisi için yaptığı röportaja bir süre sonra Latife Hanım da katılıyor... "Bayan Kemal hemen masanın yanındaki koltuğa oturdu ve eşiyle karşılıklı görüşmemi ilgiyle izledi" diye anlatıyor Marcosson. "Onun gelişinden az sonra Kemal, kabinenin hâlâ toplantı halinde olduğu bitişik odaya çağrıldı." Sonrasını, yine kendi ifadesiyle "Lâtife Hanım'ın kendi saf kelimeleri"ne bırakıyor Amerikalı gazeteci: "Mustafa Kemal'le hiç tanışmamış olmakla beraber, onu İzmir'deki ikameti sırasında misafirimiz olmaya davet ettim. Cesaretini, vatanseverliğini ve liderliğini takdir ediyordum; davetimizi kabul etti. Memleketimizin yeniden inşası için ortak ideallerimiz olduğunu gördüm; daha sonra başka ortak şeylerimiz olduğunu da keşfettik. Çok geçmemişti ki, dostlarımızdan kırk, elli kadarı eve çaya davet edildi. Müftü çağrıldı ve önceden hiçbir haber verme olmaksızın evlendik. Nikâh yüzüğümüzü daha sonra İsmet Paşa Lozan'dan getirdi... O, sadece büyük bir vatansever ve asker değil, aynı zamanda bencilliği olmayan bir liderdir. Kurduğu hükümet sistemi, onsuz da işleyebilir. O, kendisi için asla hiçbir şey istemez. Kendi kaderine hâkim Türkiye idealinin yürüyeceğine emin olsaydı, her zaman çekilmeye istekli olurdu. Ben onun bir çeşit sekreteri görevini görüyorum. Yabancı gazeteleri onun için okuyup tercüme ediyorum; dinlenmek istediği zaman piyano çalıyorum; biyografisini de yazmaya başladım..."

        "Eşinizin eğlenceleri nelerdir" diye soran Marcosson'a "Müziği sever; okuyacak zaman bulduğunda eski çağ tarihiyle meşgul olur" diyor Latife Hanım. Sonra gazetecinin aktardığına göre yerde sıçrayıp duran üç cilveli köpek yavrusunu göstererek ilâve ediyor: "Ona bu küçük köpekleri de aldım; onları çok sevdi."

        Bu esnada Mustafa Kemal dönüyor ve mülakat kaldığı yerden devam ediyor. Şöyle devam ediyor Marcosson: "Bitirdiğimizde akşam oluyordu ve gitmek zamanı gelmişti. Gazi'nin Ankara'da ele geçirdiğim bir fotoğrafını yanımda getirmiştim. 1920'nin ilk günlerinde çekilmişti. Baktığında, düşünceli şekilde 'Bu bana gençliğimi hatırlatıyor' dedi. Fotoğrafı imzaladı ve isteğim üzerine iki başka resmini daha verdi. Veda edildi ve ayrıldım. Gece olmaktayken Ankara'ya geri döndüm; aralıklarla süvari nöbetçilerince selâmlandım, zira karanlıkta Kemal'in güvenlik tedbirleri artırılıyordu; durgun havada borazan sesleri yansırken, güçlü ve hükmedici bir şahsiyetle, insanlar arasında eşi olmayan bir liderle tanışmış olduğumu idrak ettim..."

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ