"Hocaların Hocası"
Hoca, Türkçenin geniş bir anlam yelpazesine sahip kelimelerinden biri. Her kademedeki öğretmeni ifade ettiği gibi, bazı dini görevlileri de işaret edebiliyor. Ama asıl hale gelmiş anlamı, üniversitede ders veren kişi. Kökü Farsça “hace”. Efendi anlamına gelen bu kelime, aslında bir emir verme yetkisini veya iktisadi bir gücü ifade etmekteydi. Nitekim Osmanlı’da büyük tüccarlara da hace denilmiştir.
Hace/hoca’nın tarih içindeki anlamsal yolculuğu boyunca otoriteyle bağlantısı her zaman öne çıkmıştır. Diğer alanlar bir yana, eğitim alanında hoca sıfatı, tıpkı Batı’da da olduğu gibi, kendi alanındaki ustalığı ve bilgisiyle öne çıkanlar, özgün bir doktrine sahip olanlar için kullanılmıştır. Bu konudaki en belirleyici örnek, Eski Yunan düşünürü Aristoteles’in, İslam düşüncesinde hace-i evvel (veya muallim-i evvel) sayılmasıdır. Yani İslam düşüncesine göre, Aristoteles ilk özgün doktrine sahip kişidir, ilk öğretmendir, ardından gelen tüm hoca kuşakları da onun öğrencisi. Bu bağlamda Farabi de hace-i sani (ikinci hoca) unvanıyla anılmıştır. Bu iki düşünürün arasında 14 yüzyıllık bir zaman aralığı olduğu düşünülürse, “hoca”nın ne kadar zor yetişen bir tür olduğu görülür.
Bilginin değişmediğine inanılan ve insanlık tarihinin 2 bin yılını kapsayan süre içinde, Aristoteles hep birinci hoca olarak kalmıştır. Ama 16. yüzyılda Galileo-Kopernikus devrimiyle Aristoteles sistematiği yıkılınca, hocaların soy zinciri bozulmuş ve günümüze kadar olan süreç içinde, giderek artan bir şekilde çok sayıda hoca soyu ortaya çıkmıştır. Örneğin 20. yüzyılın en büyük tarihçisi Fernand Braudel’in hocası Lucien Febvre, onun hocası Charles Seignobos, onun hocası Fustel de Coulanges ve onun da en çok etkilendiği düşünür J.-J. Rousseau’dur. Hepsi de dönemlerinin en önemli tarihçi ve düşünürleri olan bu “hocalar”, ard arda gelmekle beraber, vardıkları sonuçlarda benzerlik yoktur. Aristoteles geleneği artık yoktur. Hoca, hocasını tekrarlayan değil, kendine ait söyleyecek sözü olandır.
Türkiye görünüşte hocaya çok önem veren bir toplum. Ama ülkemizdeki eğitim geleneği papağanlığın ötesine pek geçemediği için, Batı’da 16. yüzyıldan, hatta daha öncelerinden başlayan kendi ayakları üzerinde duran hoca bizde pek yetişemiyor. Demek ki “hocalarımız”, genel kitleleri itibariyle “hoca” yetiştiremiyor. Ama dilimizde “hocaların hocası” diye bir unvan var. Her üniversite hocasının öğrencilerinden birkaçı ileride hoca olduğuna göre, aslında bütün hocalar bir şekilde “hocaların hocası”. Ama bu unvan herkese verilmediğine göre, demek ki onu hak edebilmek için, “kendi doktrinine sahip”, “diğerlerini tekrar etmeyen” hocalar yetiştirmiş olmak gerekiyor.
Ama biz “gönlü bol” bir toplumuz. YÖK, İlim yayma Cemiyeti’nin “Sabahattin Zaim Üniversitesi” adıyla yeni bir üniversite kurmasına izin verdi. 2011-12’de kapılarını açacak bu kuruma adını veren Sabahattin Zaim, İslamcı basın tarafından “hocaların hocası” unvanıyla anılıyor. Öğrencileri arasında Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’ın da bulunduğu “hocaların hocası”nın, bütün ısrarlı aramalara rağmen, hiçbir “kendi doktrinine sahip hoca” öğrencisi bulunamamıştır.
2007’de vefat eden Sabahattin Zaim’in, belki ondan doğrudan ders alanlar arasından değilse de, eserlerini okuyanlardan “doktrin sahibi hoca” çıkmıştır da o da unvanını bu şekilde hak etmiştir diye kitaplarına bakıldığında, karşımıza 24 kitap çıkıyor. Bu kitapların büyük bölümünü çalışma ekonomisi ders kitapları, saha monografileri, anılar oluşturuyor. Zaim’in tek teorik incelemesi “faizsiz ekonomi”ye ait olanı. Ama bu da bir olanaksızlık alanı. Çünkü her ne iddia edilirse edilsin, İslam tarihinin tümü boyunca, çok çeşitli adlar ve usuller altında faiz hep olmuştur ve faizsiz ekonomi olanaksızdır (bu da başka bir yazının konusu).
Türkiye, ideolojik mensubiyetlerin çok öne çıktığı bir ülke, bu yüzden gerçek değerler okka altına giderken, unvanlar kapanın elinde kalıyor.
makilicbay@haberturk.com