Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        DÜN, gazetemdeki masamın üzerinde bir zarf buldum, içinden İran'da ve Orta Asya'da faaliyet gösteren bir grubun sahibi tarafından gönderilmiş "Şevknâme" adında üç CD'lik bir albüm çıktı: Abdülkadir Meragî'nin eserleri...

        Abdülkadir'in kim olduğunu bilmeyebilirsiniz, kısaca yazayım: 14. asrın sonu ile 15. asrın başlarında yaşamış, o devrin hükümdarlarının, özellikle de Timur'un sarayında bulunmuş çok önemli bir müzisyendir. Bestekârdır ve İslâm Musikisi'nin başta gelen âlimlerinden kabul edilir. Türkiye'de eski devirlerde kaleme alınmış olan musiki eserlerinde de ismi "Hoca" yahut "Hoca Abdülkadir" diye geçer.

        Bugün elimizde Abdülkadir Meragî'ye ait olduğu söylenen 40 kadar eser vardır, bu eserlerin hepsi, birbirinden mükemmeldir ama bana sorarsanız hiçbiri ona ait değildir, zira eserlerin makamları ve usulleri daha sonraki yüzyıllara mahsustur, hattâ bazı güfteler de Meragî'den iki asır sonra yaşamış şairlere aittir. Ama, melodilerinin mükemmel olması ve repertuvardaki diğer eserlere hiç benzememeleri yüzünden eskilerce büyük saygı görmüş, "Böyle âbidevî besteler sadece Abdülkadir'e lâyıktır" denmiş ve Meragî'ye izafe edilmişlerdir.

        MÜZİK DEĞİL, MEZE!

        Üç CD'lik albümde, Abdülkadir'e mâledilen eserlerden 24 adedi yeralıyordu. Yeni kurulmuş ve bestekârın adını almış olan yani "Abdülkadir Meragî Grubu" ismini taşıyan bir grup tarafından icra edilmişlerdi ama ne icra! Devam etmesi gerektiği halde kolaya kaçma âdetimiz ve icracılarımızın da tembellikleri yüzünden çoktan bitmiş ve unutulmuş gümbür gümbür bir tavır... Grup mensuplarının Türk değil İranlı olmaları yüzünden İran'a

        mahsus ama doğu hükümdarlarının saraylarındaki şaşaayı aksettiren bir üslûp...

        Senelerden buyana söylüyorum: Bugün dinlediğimiz ve "Klasik Türk Müziği" olduğu iddia edilen müziğin, klasik musikimiz ile hiçbir alâkası yoktur, ortada vârolan artık lâstik gibi çekilen, ağlayıp feryâd etmekten gözleri kızarmış bir inlemeler yığınından ibarettir! Ağır tempo ile kalın perdelerden icra edilen ve yer yer hırıltı hâlini alan terâneler aslında musiki bile değil ucuz bir mezedirler, o kadar!..

        Unutmayalım: Medeniyetlerin belirleyici vasıflarından biri, sahip oldukları kültürel unsurlardır, bu unsurların içerisinde musiki de yeralır ve yere-göğe koyamadığımız Osmanlı medeniyetini meydana getiren özelliklerin arasında imparatorluğun musikisi de vardır. Süleymaniye yahut Sultanahmed gibi mimarî şaheserlerin; Bâkî, Nâbî veya Şeyh Galip misâli edebî zirvelerin, Karahisarî, Yesârî ve Kazasker gibi hat üstadlarının kültürdeki yerleri ne ise, musikinin yeri de odur. Eski kültürümüzün musiki dışındaki bütün şâheserleri bugün hâlâ ayaktadır ama musiki maalesef yerlerde sürünmektedir!

        FASIL MI, EZİYET Mİ?

        Sanat yazarlığı bizde eşi-dostu medhetmek seviyesine indi ya...

        İşte, son bir örnek: Bazı yazarlarımız, yeni çıkmış bazı fasıl CD'lerini birkaç günden buyana yere-göğe koyamıyorlar...

        Fasıl demek öncelikle ritm demektir ve yere-göğe konamayan bu fasıl CD'lerinde ritmi değil işitmek, mevcudiyetini hissetmek bile mümkün değildir... Ama âh o dostları, tanıdıkları kollama ve "eleştirip de kötü kişi olmak" korkusu yok mu!...

        Şu kadarını söyleyeyim: Bugün "klasik icra", "geleneksel tavır" ve hattâ "fasıl" olduğu iddia edilen böyle müzikler, artık başka bir adı hakediyorlar:

        "Mıymıntı musikisi" ismini...

        Diğer Yazılar