Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Cumartesi Ayrı dünyaların kadrajları

        Ali ESAD GÖKSEL / HT CUMARTESİ

        Ortalığın sakinleşmeye yüz tuttuğu önceki perşembe gününü hatırlayacaksınız. Bir gezi davetine ben "Olamıyor" demişim. Ardından son çağrı! "Hepimiz gerildik, kırmayın, nefes alalım" diye üstelenince, sukûnet şaşkını olarak yola koyuluyorum.

        Açılışları sevemedim gitti. Mahallin gerçek yüzünü göremezsiniz. Talep ve arzın tavan yaptığı, ray ve dişlilerin oturmadığı bir zamandır. Protokol ve mühim zevat ortalığa ipotek koyar. Teklenmesi mukadderdir. Ama kaçamıyorum. Davet eden Bengü'den mi? Hayır. İtiraf edeyim: Cahilliğimden. İlk davette sormuşum: Club Med, yeni bir adres, tamam! Kim geliyor açılışa? El cevap: Giscard d'Estaing! Hoppala! Öyle ya, eski Fransa Cumhurbaşkanı: Burnundan kıl aldırmayanlardan. Hatırlayacaksınız, "AB başka, Türkiye başka"cı! Mutti Merkel'e rahmet okutacak cinsten. Düşünüyorum. Allah'ın sopası yok ya. Sen kalk istemem dediğin memlekete tatil köyü açılışına git: Şüpheleniyorum. Amca kaç yaşında? Son bir check, Bengü'ye soruyorum. Amca ile başbaşa 10 dakika konuşuruz? Cevap: Elbette!

        UÇAKTA YANIMDAKİ...

        Eh Bengü Akın, senin kuyunu kazmayan namerttir! Sana kendimi yedirtir miyim? Uçakta yanımdaki Güneri Civaoğlu'nu süzüyorum: Şort ve tişört! Tam bağımsızlığını ilan etmiş. Abartmamış mı? Monsieur le Président ile karşılaşırsak? Gün vehimlerimi yanıtlama günü: Koskoca Civaoğlu, "de facto" Şeyhül Muharririn. Üstelik "francophone". Durumu toparlar. Ya ben? "Ne yapalım" diye mırıldanıp Der Spiegel'in "Fransa makalesi"ne dönüyorum. Almanca'nın oryantalist lehçe ile boy gösterdiği yazı, Fransız seçilmişlerinin milleti tek geçip nasıl "elitleşiverdiklerini" hikâye ediyor. Tuhaf değil mi? Neyse...

        Aniden Mutti Merkel ritmik adımlarla bana yaklaşıp, "Rahat ol, bırak Almanca öğrensinler. Zaten iş olacağına varır. Biz tarih yazacağız. Hem bak Alsace Lorraine'nin yüzde 50'si Almanca konuşuyor. Zorla tutuyorum. Yoksa resmi daireler, meydanlar, her yerdeki dil değişiverir" demesin mi! Yutkunuyor, nefes alıyor, bira ve kapuskama eğiliyorum. O da ne! Yan masada d'Estaing. Şampanya kadehini kaldırıyor: A votre sante! (Sağlığınıza!) "Prosit" (Şerefe) diye yanıtlıyorum. Yüzünü buruşturuyor, İstiridye ve şampanyasına dönüyor. Kan ter içindeyim... Derken hostes omzuma dokunup "İnişe geçtik" diye uyarıyor...

        BELEK YAKIN, ODA SERİN

        Kabustan "Gott Sei Dank'' (Almanca "şükürler olsun") diye uyanıyorum. İçim geçmiş. Belek yakın. Odamız serin. Üstümü değişip Aspendos'a geçiyorum. Neredeyse yolun karşısı. Nefes kesici. Sonra siesta zamanı. Akşama buluşacağız...

        Nihayet saat 8. Barın başı tıklım tıklım. Tatil, değil alkolik köyü! Peki adam nerede? Aynı masadaymışız. 8-10 kişilik bir masa. Müdire Özlem Tosun ve ekibi "arıza potansiyelimi" sezmiş, sarı alarmdalar.

        "Şa..." diye ağzımı açıyorum. "Hangi yılı arzu ettiniz" demesinler mi? Kardeşim, ben onu mu dedim? Orta yer bir masadayız. Evime de uzakta. "Şa-yet adam şimdi gelirse nereye oturacak" diyecektim. "Madame le Directeur" soruyor: Adam kim ki? "Giscard d' Estaing" diyorum. Ama an itibariyle özgüvenimdeki sarsıntı kesin. Bu ne biçim açılış: Muhatabımız kim? Özlem eğilip işaret ediyor. Sağ cenahıma. Ben yaşlarda, güleç suratlı bir yuppie.

        Bengü'yü soruyorum. İtlafa onunla başlayacağım ya! Muhterem; meşhur pederlerinin mahdumu: Club Med'in CEO'su olurlarmış. Bu sefer ikinci hecem farklı: "-rap, 2009. Elazığ'daki malum hayvanın gözü'' diyorum...

        FRANSIZCA FESUPHANALLAH

        Ahir ömründe böyle sipariş duymamış yiyecek içecek müdürü, "fesuphanallah"ın Fransızcasını mırıldanırken, beni önceden tanıyan bir garson davranıyor. Arada d'Estaing de hatırımı soruyor. Kibar adam! Ya ben? Hoyratlık berdevam. "Biliyor musun" diyorum. "Ben baban burada olacak diye geldim''. Gülümsüyor. "Tres Charmant" (Fransızca "Çok samimi") "Tanışırmıydınız", diye soruyor. Güneri ağabey atlıyor: "Babanı tanımam, de Gaulle'ü tanırdım''. Masaya sessizlik çöküyor. Konuşulacak her şey tükenmiş gibi... "Madame le Directeur" son bir gayretle, "Sizi sayın valimizle tanıştırayım" diye sessizliği yırtıyor. Yüzümde Woody Allen'vari bir ifade ile soruyorum: ''Vali Bey, Gezi Parkı hakkında ne düşünüyorsunuz?'' O andan sonra sofrada hiçbir konuşma olamıyor. Çatal bıçak sesleri had safhada. "Aşçıyı tebrik etmek istiyorum", diye sorunca da masaya mutlak bir sessizlik çöküyor. Endişe içinde bakmaktalar. Bu insanlara ne oldu? Anlayamıyorum...

        Oysa tebrik arzum samimi. Neden? Çünkü bahçeye taşan istasyonlarda sunulanlar çok şık: Türk, Çin, Japon mutfakları; Pasifik sahilleri, daha neler neler... Hele hele peynir köşesi! Bir de "Pritt" nam bir yönetici. Mauritius'un içindenmiş. İnsan yaptığı işle bu kadar mı barışık olur?

        Bonjour!

        Akabinde geceye akıyoruz. Tema, ak. Yeni bir sahife mi? Minderler ak, ışık hüzmeleri ak, ampüller ak. Daha ne olsun? Orta yerde ak sandıklar. Hayırdır? Davullar, ziller, cümbüş ile açılıyor; içinden direk dansı yapan kızlar çıkıyor. Onlar da ak mı ak! Makyaj, monokini vesair görüntü akça pakça! Olaylara Fransız kalmanın alemi yok. Bu işin içinde Fransız lobisi var. Ertesi sabah rastladığım herkes bana aynı şeyi söylüyor: Bonjour!

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ