Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        OLAYLARA gerçek anlamda objektif bakabilsek karamsarlığa kapılmamak elde değil. Hayatımız 1 gramı et, 999 gramı ıslatılmış bayat ekmekten oluşan 1 kiloluk köfteye benziyor. İşimiz, gücümüz, aşkımız, verilen sözler, dökülen yaşlar, yapılan açıklamalar, içten gelmeyen gülüşler, umrunda olmadan hal hatır sormalar, yiyip içtiğimiz gıdalar, bilimsel politik kahramanlıklar değişik şekillerdeki yalanlarla yoğrulmuş. Haksızlıklar karşısında tercih edilen sessizlikler bile gerçeği söylemediği için yalan. Hele tek umut olarak bel bağlanan bilim camiasında dönen yalanlar, insanlığı öldürecek bir enfeksiyon gibi bulaşıcı. Hani becerip bir senaryo yazabilsem film yapımcısı Spielberg e gön-deresim var. Asla yalan söylenmeyen, söylense de hemen itiraf edilen bir dünya iginç bir bilimkurgu filmi konusu olurdu kesin. Gerçeklerin su yüzüne çıkmasıyla dünya cennete mi dönüşürdü savaş meydanına mı önce onu tartışmak gerek tabii ki.

        Geçen hafta, "dünyanın ilk uzay turisti" olarak bilinen milyoner Dennis Tito bir basın toplantısı yaptı. Yaklaşık 1 milyar dolara mal olacak bir proje aracılığıyla evli ve de mutlu bir çifti 501 günlüğüne Mars'a gönderme planlarını anlattı. Hem de verdiği tarih 2018! Yani 5 yıl sonra... Tito, senelerce NASA'da mühendis olarak çalışmış bir insan. Dolayısıyla ilan ettiği bu projenin başarılı olma ihtimalinin en azından verilen tarihte olmayacağını anlayacak kapasitede.

        NASA; astronotlarının uzay misyonları sırasında a) radyasyona maruz kalmamaları, b) yerçekimsiz ortamlarda kemik erime ve böbrek taşı oluşturma gibi sıklıkla rastalanan sağlık sorunlarını elimine etmeleri ve c) kapalı ortamlarda uzun süre kalmaktan kaynaklanan psikolojik depresyonları yenmeleri için yıllardır araştırma yapan bir kurumken bile "insanlı uzay misyonlarını" nadiren ağzına almaktadır.

        Daha Ay'a yeni bir misyon düzenlenemezken, uzay istasyonuna giden mekiklerin yerini alacak kapsüller geliştirilmemişken ve insanlı uzay uçuşları için gerekli teknoloji henüz yarı yoldayken 2018'de Mars'a gidecek mutlu çift aramak sabun köpüğünden heykel yapmaya benzemektedir. Yıllarca eğitim görmüş astronotlar fiziksel ve psikolojik sağlık sorunlarından dolayı uzay istasyonunda en fazla 13 ay kalabilmişken bir karı-kocanın 16 ay, hem de dünyaya geri dönme ihtimali çok düşük olan, daracık bir kapsülün içerisindeki hallerinin ne olabileceğini varın siz tahmin edin. Evet, bu verdiğim örnek yalan söylemenin bir başka ve en kurnazca halidir. Belki söylenen ilginç bir fikirdir ama onu tanımlayan tüm gerçekler bir kara kutunun içerisinde hapis tutulmaktadır ki bu da yalanın kenar süslü halidir. Amaç maddi çıkarlar için medyayı, toplumların bilime ilgisini ve heyecanını kullanmaktır.

        Adolf Hitler bir konuşmasında, "Büyük bir yalan atın ortaya. Ama öyle basit bir şey değil, herkesin dikkatini çeksin. Sonra o yalanı sık sık tekrar edin. Çok geçmeden herkes inanmaya başlayacaktır. Artık kontrol sizdedir. Çünkü inancı manipüle etmek kolaydır" demişti. Bu sözü tamamlayan diğer söz de Napolyon'a ait: "Tarih herkesin onayladığı yalanlardan oluşmaktadır."

        Peki bu tabloyu değiştirmenin yolu nedir? Politikacılar, sanatçılar, bilim insanları, hatta eşiniz dostunuz, sevgiliniz bile konuşurken her kelimesini dikkatle dinleyin. İnanarak ve hayranlık duyarak beyninizin ve yüreğinizin bir köşesine oturtmadan önce konu hakkında çok sayıda yapılan yorumlara (altını çizerek söylüyorum) tarafsızca ve sabırla kulak verin. Sonra da yüreğinizi dinleyin.

        At eti yersek ne olur?

        GEÇEN hafta "Büyük uluslararası yiyecek firmalarının ürünlerinden at eti çıktı, kandırıldık" diye yer yerinden oynadı. Haberi ilk duyduğumda güldüm. Tam bir trajikomik. Türkiye'de de salam, sosis, sucuk üreticileriyle ilgili benzer söylemleri duya duya büyüdük ya belki de onun için bende uyandırdığı tepki çok büyük olmadı. Diğer yandan üzüldüm. Çünkü insanlar hâlâ hamburger yemeye gittiklerinde o köftenin içerisinde değişik hayvan etinden öte muhtemelen daha nice hayal kırıklığı oluşturacak şeyleri afiyetle midelerine indirdiklerini bilmiyorlar. Bir mikrobiyolog olarak ben size birkaç tanesini sayayım:

        1. E.coli: Bu bakteri normalde bağırsak bakterisidir. Hayvan kesimleri sonrasında etler bölümlere ayrılırken hayvanın bağırsaklarının çıkartılması sırasında ya da çalışanların, uyulması gereken temizlik kurallarını j ihlali sonucunda etlere karışabilmektedir.

        2. "Süper bakteriler": Hayvanlar, yetiştirilirken verilen hormon ve antibiyotiklerden dolayı sıklıkla vücutlarında (etlerinde) antibiyotiklere dirençli Salmonella, Enterococcus gibi hastalık yapıcı süper bakteriler taşımaktadır.

        3. Ağır metaller, böcek öldürücü ve nice toksik kimyasallar.

        4. Hayvanların yemeden atılması gereken bölgeleri.

        5. Kullanılan baharatlar içerisindeki boyalar, kimyasallar.

        6. Oradan buradan toparlanmış bayat ekmek.

        Keyfinizi tamamen yok etmemek için diğer ihtimallere pek dokunmak istemedim. Sonuçta diğerlerini de saysam herhalde "At eti yemişim kaç yazar?" dedirtirdi.

        Yalan söyleyeni burnundan tanıyın

        "KEŞKE yalancılar da konuşurken Pinokyo gibi burunları uzayıverse" diye düşünürken Granada Üniversitesi bilim insanları ilginç bir buluşla aslında insanların yalan söylerken burunlarıyla kendilerini ele verdiklerini bulmuşlar. Ama pinokyo gibi değil. Yalan söylerken insanların burun sıcaklığı artıyormuş. Bu değişiklik yalan söylerken beyinde aktive olan "insular kortex"ten alınan hormona bağlanıyor. Araştırmacılar ısı değişimini termal (sıcaklık ölçen) kameralarla gözleyebilmişler. Özellikle politikacılarla yapılan sohbetlerde kullanılmak üzere her televizyon kanalına bir tane gerek bence.

        Diğer Yazılar