Türkiye'nin en tehlikeli meslekleri
“BUNLAR nedir, bir de siz sayın” desem, çoğunuz “Maden işçiliği” veya “Tersane işçiliği” filan diye cevap verirsiniz. Bu mesleklerde doğal felaketler olabilir, potansiyel olarak çok da tehlikelidirler, ama bir de her an sosyal felaket tehlikesiyle karşı karşıya olan meslekler var. Bu meslekler karşı karşıya oldukları tehlikenin büyüklüğüne göre şu anda şöyle sıralanıyor: 1Mey İçki şirketinde yönetici olmak. 2Yayın yönetmenliği. 3Köşe yazarlığı. Üçüncüden başlayarak açıklayayım. Bugün Türkiye’de kendinize biraz saygı duymaya çalışarak köşe yazarı olarak çalışacaksınız, bu ancak benim gibi abuk konularda saçma yazılar yazmakla mümkün olabiliyor.
Yok hayatın gerçekleri üzerine birazcık anlamlı, dürüst yazı yazayım derseniz meslek çok tehlikeli hal alıyor. Yine bugünün Türkiye’sinde kendinize biraz saygı duymaya çalışarak yayın yönetmenliği yapacaksanız, bu da ancak benim gibi abuk konularda ipe sapa gelmez şeyler yazanlara izin vermenizden, hatta bu tür yazanların sayısını artırmanızdan geçiyor Yani bizim yayın yönetmeninin başarılı olabilmesi, biraz da benim başarılarıma bağlı; bu yüzden elimden geldiği kadar abuk, saçma sapan konularda her gün yazılar yazıyorum, yazmaya da devam edeceğim. Ancak en tehlikeli, daima risklerle dolu işi bizler değil, Mey İçki şirketindeki yöneticiler yapıyor.
Vasatlığın resmi ideoloji olduğu, gustonun ve hayattan keyif almanın neredeyse yıkıcı faaliyet olarak değerlendirildiği, her insana potansiyel sürü mensubu olarak bakıldığı, bireyleşmenin ve birey yaratıcılığının mutlaka cezalandırılması gereken bir suç olarak algılandığı, hayatın sadece zorunluluklardan ve empoze edilen görevlerden ibaret olmadığını düşünmenin neredeyse ayıp sayıldığı, arzu ettiğini özgürce yapmanın önemli olduğunu düşünmenin günah, hatta cezalandırılması gereken suç olarak görülmeye başladığı bir Türkiye’de, onlar büyük zorluklar ve engellerle mücadele ederek bu vasatlaştırılan, grileştirilen, tekdüzeliğin ağırlığının üzerimize çöktürüldüğü hayatımızı biraz güzelleştirmek, hayatımıza gusto ve küçük keyifler katmak, bizlere biraz nefes aldırmak için uğraşıp duruyorlar. İnce belli bardaklarda çay içmenin norm olduğu, çay dışında illa marjinal, aykırı, çılgın bir şey yapılacaksa o zaman ayran içmenin kabul edildiği bir ülkede onlar kaliteli, dünya liginde şaraplar üretmek için çabalayıp uğraşıyorlar. Tarihte bazen ülkelerde, bazı insanlar demokrasi kahramanı olup çıkarlar. Bu onların beklediği ve uğruna kafa koydukları bir şey değildir belki ama hayat onları bu konuma sokar, onlar da bu zor sorumluluğu taşımak zorunda kalırlar.
Bu bazen siyaset alanında olur. Baskılar bazen öyle artar, her şey öyle bir çökmeye başlar ki hiç ummadığınız, hiç ondan bunları beklemediğiniz bir adam veya kadın ortaya çıkıp siyaseten herkese nefes alabileceği yollar açar. Bu tür gelişmeler her dalda olabilir. Eğer bilim âlemi tıkanmışsa, baskıcı olmuşsa yine birileri çıkıp yolları açar, belki de Nobel’e kadar gider ve tarihe geçer. Ekonomi tıkanmışsa, artık gitmiyorsa, örneğin Turgut Özal gibi birisi çıkar ve ortalığı dağıtıp yeniden kurar; bu yıkıcı yaratıcılıktır ve sonuçları da tarihe geçer.
Bugün Türkiye’de beni en çok rahatsız eden, hayatı bilinçli biçimde renksizleştirme ve vasatlaştırma girişimlerdir. Vasatın el üstünde tutulduğu, hatta ödüllendirildiği bizim gibi toplumlar, aslında ne kadar büyük bir tehlike altında olduklarının farkında değiller. Çünkü vasat yaygınlaştığında ve vasatlar ordusu olduğunda, toplumlar her türlü yaratıcılık özelliklerini kaybediyorlar, tekdüzeleşiyorlar ve dünya liginde de küme düşüyorlar. Bu ortamlarda da diğer konularda verdiğim örneklere benzer biçimde yine bazıları ortaya çıkar ve her şeye rağmen, yapmakta olduklarının değeri hemen anlaşılmasa da doğru olarak bildiklerini yapmayı sürdürür. Bu topraklar, dünyaya kaliteli şarabın ne olduğunu öğretmiş topraklardır. Geçmişe, geleneklere çok önem verdiklerini söyleyenler bunu unutuyorlar, ama bazıları bu geçmişi unutmayıp bu gücümüzü geleceğe taşımak için uğraşıp didiniyorlar. Mey İçki şirketinden tanıdığım ve tanımış olmaktan dolayı da çok mutlu olduğum arkadaşlarım CEO Galip Yorgancıoğlu, şarap kategorisi müdürü Gözlem Gürbüzatik ve Türkiye’yi karış karış dolaşarak olmadık yerlerde bağları bulup üretimin başında duran Daniel O’Donnell, bugünkü konjonktürde benim kahramanlarım.
Çünkü bu insanlar, vasatın diktatoryasına karşı güzellikler üretmek, hayata gusto katmak ve sıradanlığın dışına çıkarak yaratıcı olmak için uğraşıyorlar, savaş veriyorlar. Türkiye’nin üzümleriyle dünyada yankı uyandıracak deneyler yapıyorlar, global düzeyde her lezzet mekânında göğsümüzü kabartarak “Bizim bunlar, buyurun tadın” diyebileceğimiz şaraplar yaratıyorlar. Şimdi bir de şarap akademisi kuruyorlar, hazırlıklar son aşamada: International Wine and Spirit Academy. Abide-i Hürriyet Caddesi’nde yeni açılan Marriott Oteli’nin içinde, Cumhuriyet Gazetesi’nin biraz ötesinde yan sokaktan girişi var. Biz birkaç şanslı insan, bu akademide hayata lezzet katmak için mücadele eden Şef Murat Bozok’un pişirdiği yemekler eşliğinde şirketin yaza uygun, neredeyse yaz koşullarıyla bütünleşen vasıflarına sahip beyaz şaraplarla başladık. Ve Murat Bey’in artizan titizliğinde pişirdiği müthiş yemekleri tattık. Ben hayatıma incelik, gusto ve keyif kattıkları için onlara teşekkür ediyorum, ama bu gibi işlerle hiç ilgileri olmasa dahi onların Türk üzümleriyle kalkınmaya en muhtaç bölgelerinde neler yaptıklarını, nasıl çalıştıklarını, Türkiye’ye neler kattıklarını bir görseler eminim onların da gözleri dolar, bu insanlarla gurur duyarlar.