Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Tubitak Ansiklopedi Liberalizm (Siyaset Bilimi) Nedir?

        Muhafazakarlık ve sosyalizmle birlikte üç ana ideolojiden biridir. Ancak, bu görüşü benimseyenler, liberalizmi başka bazı ideolojilerden, özellikle Marksist sosyalizm, nasyonal sosyalizm, faşizm ve dinizmden (dinin ideolojiye çevrilmiş hali) ayırmak için liberalizmin onlar gibi sert, tamamlanmış bir ideoloji değil yumuşak ve tamamlanmamış bir ideoloji olduğunu söylerler. Liberalizm aynı zamanda bir siyaset teorisidir. Siyasetin ilgi alanına giren özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramlara sistematik ve tutarlı bir açıklama getirmeye ve diğer siyaset teorilerine üstün gelmeye çalışır. Son olarak, liberalizm, elbette, aralarında tutarlılık ve kuvvetli bağlantılar olan belli bazı temel fikirleri bünyesinde taşıyan bir fikir demetidir. Bu görüşlerin her birinde bir doğruluk payı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

        Günümüz dünyasında liberalizm kavramı aslında yekpare bir bütüne değil, zengin bir fikir ailesine denk gelmektedir. Bu yüzden, vasıflandırılmadan kullanıldığı birçok durumda liberalizmin anlamı muğlak ve belirsiz kalmaktadır. Çünkü birbirinden esaslı biçimde farklı yaklaşımlara liberalizm, fikirleri ile temel liberal tezler arasındaki uyum çatışmadan daha az olan kimselere liberal denebilmektedir. Dolayısıyla liberalizmin bütün çeşitliliğiyle birlikte hakkıyla anlaşılabilmesi ve açıklanabilmesi için liberal düşüncenin tarihine bakmak gerekmektedir.

        Otantik veya orijinal liberalizme klasik liberalizm denmektedir. Liberalizm terimi 19. yüzyılda ortaya çıktı ve düşünce geleneği içindeki şaşırtıcı çeşitlenme karşısında kendisini diğer liberal akımlardan ayırt etmek isteyen otantik liberalizm bu ismi aldı. Başka bir deyişle, tarihi gelişim süreci içinde liberalizm daha sonradan klasik liberalizm olarak adlandırıldığı biçimde doğdu. Klasik liberalizm temel değerler olarak hepsi de negatif vasıflı hürriyet, adalet ve barışı benimsedi. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, bireyci klasik liberal fikirlere eşitlikçi kolektivist fikirleri ekleme çabasıyla yeni liberalizm akımı ortaya çıktı. Aynı dönemde klasik liberalizmin en uç mantıki sonuçlarına doğru taşınmasıyla anarşist liberalizm veya anarko-kapitalizm denen akım doğdu. Liberal düşünce ailesi içinde epistemolojik, metodolojik ve ahlaki bakımdan başka ayrımların da yapılmasının mümkün olmasına rağmen liberalizm ailesinin genel olarak bu üç ekolden müteşekkil olduğu söylenebilir.

        Liberalizmle ilgili önemli bir tartışma onun ne zaman doğduğu ve belli bir kültüre (coğrafyaya) mahsus olup olmadığıdır. Gerek Batı'da gerekse Batı dışı dünyada (mesela İslam dünyasında) liberalizmin Batı'da doğduğu ve Batı'ya özgü olduğu yolunda yaygın ve baskın bir görüş vardır. İddiaya göre, bu doğuş Aydınlanma Çağı'nda (yani 17. ve 18. yüzyılda) vuku buldu. Çok yakın zamanlara kadar tartışılmaz doğru sayılan bu görüş zamanımızda gerilemektedir. Yeni araştırmalar liberalizmin çeşitli unsurlarının köklerinin antik Çin'den antik Mısır'a, antik Yunan'dan antik Hindistan'a ve İslam dünyasına kadar birçok kültürde ve coğrafyada var olduğunu göstermektedir. Bununla beraber, liberalizmin bugünkü anlamda bir teori olarak gelişmesinin ve ifadeye kavuşmasının Batı coğrafyasında vuku bulduğu da inkar edilemez. Ancak, bu gelişmenin sadece Aydınlanma'nın, aydınlanma içinde de sadece Kıta Avrupa'sı aydınlanmasının eseri olduğu iddiası da temelsizdir. Batı'da liberalizmin entelektüel izleri Kıta Aydınlanması kadar, hatta daha fazla, İskoç Aydınlanması'na da gitmektedir.

        Klasik liberalizm iki ana fikir çizgisi halinde gelişti. Birinci çizgi İngiliz düşünür John Locke'un (ö. 1704) yazılarında şekillenmeye başladı. Sözleşmeci bir teori olan Lockecu liberalizm nispeten rasyonalist temellere dayandı. Locke doğa halinde de temel haklara (hayat, hürriyet, mülkiyet) sahip olan, bir sözleşmeyle devleti kuran, ama böyle yapmakla haklarından vazgeçmeyip devlete onlara saygı gösterme ve onları koruma görevi veren bir siyasi felsefe geliştirdi. Onu bunu yapmaya iten dönemin egemen ilahi yönetim hakkı teorisine cevap verme arzusuydu. Locke siyasi yönetimin halkın rızasına dayanması gerektiğini düşündü. Locke çizgisi liberal düşüncede çok etkili oldu ve başka yazarlar tarafından da takip edildi. 20. yüzyılda Lockecu argümanlardan hareketle bir ultra minimal devlet teorisi geliştiren Robert Nozick (ö. 2002) bu isimlerin en önemlilerinden biridir.

        Klasik liberalizmin ikinci çizgisi İskoçyalı düşünürler David Hume (ö. 1776) ve Adam Smith (ö. 1790) ile hayat buldu. Bu çizgi anti-rasyonalist veya evrimci rasyonalist denen bir akım oluşturdu. Soyut akla dayanan ilkelerle toplumsal hayatın-düzenin yeni baştan ve en ince ayrıntılarına kadar yaratılacağına inanan rasyonalizmi reddeden bu akım, (para, mülkiyet, ticaret, devlet gibi) beşeri kurumların çıplak akıldan fışkıran soyut düşüncelerin ve teorilerin değil insani hayatın ürünü olarak doğduğunu kabul etti. Buna göre, insan hayatında akıl yanında his, heyecan, ihtiras gibi şeylerin de yeri vardır. Beşeri kurumlar insan tabiatının ve insanın içinde yaşadığı eko-sistemin özelliklerinin sonucu olarak doğar. İnsan sınırlı bencil (yani çoğu zaman bencil bazen diğergam), kısa vadeyi uzun vadeye yeğleyen, görüneni görünmeyene tercih eden ve sınırlı bilgiye sahip olan bir varlıktır. İnsanın içinde yaşadığı dünyada ise bir kıtlık vakıası vardır. Liberalizmin savunduğu beşeri kurumlar işte bunların bir ürünüdür. Bu çizgi Carl Menger (ö. 1921) ve F. A. Hayek (ö. 1992) ile zamanımıza kadar gelen güçlü bir liberal fikir geleneği oluşturdu.

        Liberal düşünce geleneğinde Immanuel Kant'a (ö. 1804) dayandırılan deontolojik sözleşmeci bir çizginin veya sürpriz şekilde otoriteryen siyaset teorisyeni Thomas Hobbes'a (ö. 1679) dayandırılan rasyonalist bir kamu tercihi ekolünün bulunduğu da elbette söylenebilir. Keza, Rus asıllı Amerikalı yazar Ayn Rand'ın (ö. 1982) objektivizminin de bir tür liberal ekol olduğu bellidir. Ancak, bunların hiç biri yukarıda kısaca ele alınan iki gelenek kadar güçlü olmamıştır. Mesela Kantçı özerk insan kavramının bir liberal teoriye temel teşkil edebileceği şüphelidir. En azından bazı klasik liberallerin bu fikre pek sıcak bakmayacağı söylenebilir. Keza, Locke'a da atıfla hoşgörüyü bir temel liberal değer olarak saymak da yeterince ikna edici görünmemektedir. Locke'un tam ve kapsayıcı bir hoşgörü teorisi olmamasına ilaveten hoşgörünün bir hak hüviyetinde ve kuvvetinde olmaması ve bazen klasik liberallerin fazla sevmeyeceği şekilde hoşgörü gösterenden bir tür lütuf beklemeye dönüşebilecek olması da tartışılacak bir durumdur. Klasik liberal açıdan negatif hürriyet zaten hoşgörüden beklenecek her şeyi yerine getirebilecek bir temel değerdir.

        Klasik liberalizmin unsurları şu şekilde sıralanabilir: Birey ve bireycilik; özgürlük; kendiliğinden oluşan düzen ve piyasa ekonomisi; sınırlı ve sorumlu devlet. Bu tüketici bir liste değildir. Nitekim bu unsurların bazılarının yer aldığı veya almadığı başka listeler de yapılmaktadır. Bakış açısına ve tercihe göre, çoğulculuk, hoşgörü, özerklik gibi şeyler de liberalizmin temel unsurları olarak sayılabilmektedir. Ancak, özellikle hoşgörü ve özerklik klasik liberalizmin dışına çıkma potansiyeli yaratabilir. Bu yüzden, onları klasik liberalizmin unsurları arasında saymayıp diğer liberal ekoller içinde değerlendirmek daha uygun olur.

        Klasik liberallerin çoğu bireyi temel beşeri ünite olarak görür. Topluluk, toplum, sınıf gibi daha büyük veya kolektif varlıklar bireylerden oluşur. Bireycilik ise bireyin temel beşeri ünite olarak kabul edilmesinin sosyal teorideki yansıması olarak vücut bulur. Klasik liberallerin bir kısmı ontolojik bireycidir. Onlara göre esas beşeri varlık bireydir; toplum, sınıf gibi kolektiviteler yoktur. Diğer bazı klasik liberaller kolektivitenin varlığını inkar etmez ama bireylerin olduğu anlamda bir beşeri varlık olmadığını vurgular. Klasik liberallerin çoğu metodolojik bireycidir. Beşeriyetle ilgili incelemelerin kolektivitelerden bireylere değil bireylerden kolektivitelere doğru ilerlemesi gerektiğini söyler. Son olarak klasik liberaller ahlaki bakımdan da bireycidir. Kant'ın ödev ahlakı bireylere hem kendilerine hem de diğer insanlara bir araç olarak değil, amaç olarak bakma görevi yükler. Oysa kolektivist ahlak anlayışı bireyleri toplumun aracı olarak görür. 

        Özgürlük klasik liberallere göre temel ve en önemli insani değerdir. Liberalizm kısaca özgürlüğü esas alan bir ideoloji veya siyaset teorisidir. Özgürlük çok kullanılan ve değişik ideolojiler ve düşünce çizgileri tarafından savunulan bir değerdir. Lakin birbirinden farklı özgürlük anlayışları vardır. Klasik liberallere göre özgürlük negatif bir değerdir; yani özgür olma durumu özgürlüğü engelleyen şeyin var olmaması, özgür olmama durumu özgürlük engeli teşkil eden şeyin var olması durumudur. Klasik liberallere göre özgürlük her şeyden önce bireye ait bir değerdir. Özgür olup olmadığı hakkında konuşulabilecek beşeri ünite bireydir. Bir grubun (halk, ulus, sınıf) özgür olması bir bireyin özgür olmasıyla aynı anlama gelmez. Gruplar için bağımsızlık terimini kullanmak daha doğru olur. Özgürlük sosyal ortamla bağlantılıdır, insanın diğer insanlarla ilişkisi bağlamında ortaya çıkar. Başka insanlar tarafından, kendi tercihi olan yapıp etmelerden keyfi olarak engellenmeyen veya kendi tercihi olmayan yapıp etmelere keyfi olarak zorlanmayan birey özgürdür. İnsanın kendi bedeniyle, kendi iç dünyasıyla, tabiatla ve nihayet inandığı Tanrı ile olan ilişkileri özgürlük kavramı çerçevesinde değerlendirilemez. 

        Klasik liberaller ekonomik sistem olarak serbest piyasa ekonomisini benimser. Serbest piyasa ekonomisi, ekonomik özgürlüğe sahip olan ekonomik aktörlerin kendi tercihleri olan ekonomik faaliyetlerinin kendiliğinden sonucudur. Ekonomik aktörler arasında sadece sermaye sahipleri değil emeğiyle geçinen insanlar da yer alır. Piyasa ekonomisinin var olabilmesi ve işleyebilmesi için nesneler üzerinde özel mülkiyet hakkının bulunması, çalışma, üretme, dağıtma-pazarlama ve tüketim üzerinde keyfi kısıtlamaların olmaması gerekir.

        Klasik liberallere göre, piyasa ekonomisi kendiliğinden oluşan düzenlerin (dil, para, ticaret gibi) iyi bir örneğidir. Piyasa ekonomisi bir merkezi otoritenin, üstün ve hükmedici bir aklın planlı tasarrufu olarak doğmaz, özgür bireylerin hür davranışlarının sonucu olarak vücut bulur. Adam Smith dar anlamda buna, geniş anlamda liberal düzene, doğal özgürlük sistemi adını verir. Bu sistemde kendi menfaatlerinin, kendi iyiliklerinin peşinde koşan insanlar, amaçları ve niyetleri o olmadan ve öyle yaptıklarının çoğu zaman farkına bile varmadan toplumun yararına hizmet ederler. Adam Smith'e atfedilen bir tabirle, adeta bir görünmez el -buna teknik olarak fiyat mekanizması denebilir- onların faaliyetlerini koordine eder ve kamusal iyinin ortaya çıkmasını sağlar.

        Serbest piyasa ekonomisi aynı zamanda -refahla ilgili anlamda- adaletin devamlı olarak tecelli ettiği vasattır. Serbest piyasa adalete dayanır ve adalet üretir. Klasik liberaller usuli adalet teorisine inanır. Buna göre, ekonomik işlemler, bu işlemlerde taraf olanların fiili durumlarına o veya bu yönde yaptıkları etkilerden bağımsız olarak, taraflar adalet kurallarına uydukları sürece, adildir. Adalet kuralları mülkiyete saygı, mülkiyetin rıza ile transferi ve sözleşmelere sadakattir. Bu kurallar bir aklın veya bir otoritenin değil beşeri hayatın anonim eserleridir. Onları yaratan bir akıl veya otorite olmadığı gibi yok edebilecek bir akıl veya otorite de ortaya çıkamaz.

        Sınırlı ve sorumlu devlet unsuru, devlete ilişkin bir dizi görüş ihtiva eder. Klasik liberaller devletin belli niteliklere sahip olmak şartıyla, gerekli ve yararlı olduğunu düşünür. Locke devlete insanların doğa durumunda sahip olduğu haklara saygı gösterme ve onları hak ihlalcilerine karşı koruma görevi verir. Devletin meşruiyetinin ayaklarından biri buradadır. İnsanların bunu yapmayan devlete rıza göstermesi beklenemez ve hakları bilfiil ihlal eden bir devlete karşı insanların direnme hakları vardır. Hume-Hayek geleneği de devletin tarihi beşeri tecrübenin ürünü olarak doğduğunu ve insanlara yarar sağladığı için hayatta kalmayı sürdürdüğünü düşünür.

        Sınırlı ve sorumlu devlet klasik liberalleri anayasal yönetim geleneğini önemsemeye götürür. Buna göre, kuvvetler ayrılığı, yani yasama, yürütme ve yargı erkinin ayrı ayrı ellerde bulunması; hukukun hakimiyeti, yani yönetilenler kadar yönetenlerin de aynı hukuk kurallarıyla bağlı olması; anayasal inan hakları rejimi, yani temel hak ve özgürlüklerin anayasada sayılması ve korunması gerekir. Sınırlı devletin önemli bir gereği devletin ekonomik hayatı tam kontrol altına almaması veya ekonomik özgürlükleri kaldıracak derecede güdüm altına sokmamasıdır. Bu bir taraftan toplumun ekonomik zenginlik üretme kapasitesini azaltır, diğer taraftan geçimleri gitgide daha çok devlete bağlı hale gelen bireyleri devlet karşısında zayıflatır. Bunun sonucunda devleti toplumsal olarak sınırlayacak ve kontrol altına alacak sivil toplum ya doğmayacak veya var olsa bile zayıf kalacaktır.

        Klasik liberallerin demokrasiye karşı tutumu da ihtiyatlı iyimserlik olarak ifade edilebilir. Hayek gibi filozoflar bir taraftan demokrasinin elde edilebilir alternatifler arasında özgürlüğü en iyi koruyacak siyasi yönetim biçimi olduğunu düşünür bir taraftan da demokrasinin devletin hareket ve yetki alanını büyütme potansiyelinin yarattığı tehlikeye işaret eder. Onlar için sınırlı devlet ile sınırlı demokrasi arasında bir bağ vardır. Sınırlı demokrasi bireylerin siyasi hak ve özgürlüklerinin kısıtlanması değil, hayatın her alanının politize edilmemesi, sivil toplum ve gönüllü işbirliği alanının siyasi toplum lehine daraltılmaması anlamına gelir.

        Klasik liberalizm, eğer bir ideoloji olduğu kabul edilirse, ilk doğan modern ideolojiydi. Sonra liberalizmin geleneksel toplumsal dokuları zedelediği endişesinin harekete geçirdiği muhafazakarlık ve arkasından başlangıçta liberal idealleri daha ileri taşıma iddiasıyla doğup zamanla ona hasım haline gelen sosyalizm doğdu. Liberalizm bu ideolojilerin özellikle saldırısı altında kaldı. Yeni entelektüel ortamda klasik liberal bireyci fikirleri kolektivist fikirlerle bağdaştırma çabaları veya onları kolektivist fikirler lehin reddetme davranışları ortaya çıktı. Böylece revizyonist liberalizm denilen ama aynı zamanda yeni (new, neo değil) liberalizm, sosyal liberalizm, eşitlikçi liberalizm, modern liberalizm, sol liberalizm adı da verilen akım doğdu. 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyılın ilk yarısında T. H. Green (ö. 1882), L. T. Hobhouse (ö. 1929) ve J. Dewey (ö. 1952) ve 20. yüzyılın ikinci yarısında John Rawls (ö. 2002) ve Ronald Dworkin (ö. 2013) gibi isimlerin öncülük ettiği veya katkıda bulunduğu ve kendi içinde de ayrıca bir çeşitlilik gösteren revizyonist liberalizm negatif özgürlüğün yerine bireyin yapma gücüne kavuşturulması, güçlendirilmesi, geliştirilmesi, aklının peşinden gitmesi veya aşağı benliğin taleplerini değil yüksek benliğin taleplerini takip etmesi gibi anlamlara gelen pozitif özgürlük kavramını ikame etmeye çalıştı. Bunların hemen hepsi devletin klasik liberallerin razı olmayacağı şekilde bireylerin hayatına müdahil olmasını gerektirmekteydi. Revizyonist liberalizm ayrıca birey fikri yerine kolektiviteyi koymaya çalıştı ve bireyin şekillendirilmesinde topluluğun rolünü öne çıkardı. Adalette de farklı bir çizgiyi benimsedi, usuli adalet yerine merkezinde devletin yer aldığı sosyal veya yeniden dağıtımcı adaleti öne çıkardı. Adaleti daha ziyade grupların birbirine nispetle durumuyla ilişkilendirdi. Klasik liberallerin normatif bireyci eşitliği yerine maddi eşitliği koydu. Piyasa ekonomisinin sosyal adalet, bireylerin gelişmesi ve güçlenmesi ve eşitlik adına müdahalelere maruz bırakılmasını ve toplumda gelir, statü, saygı, ilgi gibi değerlerin eşit olarak dağıtılmasını savundu. Yeni liberalizm popülerlikte klasik liberalizmi öylesine geri bıraktı ki, zamanla tek başına liberalizm terimi, özellikle Anglo-Sakson dünyasında, daha ziyade revizyonist liberalizm anlamına gelecek şekilde kullanılır hale geldi. 

        Liberal anarşizm veya anarko-kapitalizmin klasik liberalizmden ana farklılığı devlet kurumunu reddetmesidir. Liberal anarşizmin kökleri de 18. ve 19. yüzyıla gitmektedir. Bu çizgi, denilebilir ki, sosyal liberalizmden önce boy gösterdi. 20. yüzyıldaki en büyük sözcüsü Murray Rothbard'dı (ö. 1995). Anarko-kapitalistler bireycilik fikrini bireyi toplumdan tamamen bağımsız ve her bakımdan kendi kendisini var eden ve kendi kendisine yeten bir varlık olarak görme noktasına kadar götürür. Devleti gereksiz bir kötülük olarak kabul eder. Devletin ürettiği tüm hizmetlerin piyasa tarafından üretilebileceğini ileri sürer.

        YAZAR

        Atilla Yayla