Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Cannes Film Festivali’nin açılışını yapan “Moonrise Kingdom” geçtiğimiz cuma Türkiye’de de gösterime girdi. ABD’li yönetmen Wes Anderson’un filmlerini seyrederken resimli bir kitabın sayfalarını çevirirmiş gibi hissedersiniz kendinizi. Genelde geniş açılı lensler kullanan Anderson, mekânın ya da fonun özenle değerlendirildiği tablo tadında kadraj düzenlemeleri yapar. Kamerasını sakin bir gözlemci olarak, genelde düz açılara yerleştirir. Oyuncularını tam karşı cepheden görüntülediği simetrik kompozisyonları çok sever. Sesi kapatsanız bile, Anderson’un resimlerle çok şey anlattığını görürsünüz. Oyuncularını “fazla fazla” oynatmaz. Tam aksine, seyircinin aklından çıkmayacak maske gibi ifadeler ister onlardan. Diyaloglarında ise minimalisttir. Karakterler kısa, düz ve kesin cümlelerle ifade ederler kendilerini. Wes Anderson’un öyküleri, karakterler ve mekânlar çok farklı olsa da, aşağı yukarı hep aynı şeyleri anlatır: Mutsuz ve yalnız karakterler, sahtelikten uzak durup gerçek bir çıkış yolu aramaya gayret ederler. Tutkuyla kendilerini verecekleri bir şeydir aradıkları. Bunu sanatta, aşkta ya da yolculukta bulurlar. Hassas karakterlerinin geçmişlerinde “The Royal Tenenbaums“ta olduğu gibi sert, duyarsız babalar ya da “The Darjeeling Limited”de olduğu gibi terk edip gitmiş anneler olabilir. Ortak özellikleri ise yarası henüz kapanmamış acılardır. Anderson filmlerinde herkes kendi “çerçevesi” içinde yalnızdır ve başkalarını mutsuz etme potansiyelini taşır.

        MASUMİYET VE AŞK

        Anderson’un yeni filmi “Moonrise Kingdom” ise, 12 yaşındaki mutsuz ve yalnız iki çocuğun aşkı keşfetmesini anlatıyor. Ada içinde bir ada arayışı onlarınki... Ergenlik sıkıntılarını yaşayan bu iki çocuğun cesaretli tutkuları, adaya yaklaşan fırtınayla birleşip çevrelerindeki diğer insanları da etkiliyor. Çevrelerinde kimler mi var? Nevrotik bir koca (Bill Murray) ile aldatmanın vicdan azabını yaşayan karısı (Frances McDormand); kendilerini işlerine adamış yalnız ve mutsuz erkekler (Bruce Willis, Edward Norton); kuralcı, soğuk bir sosyal hizmetler uzmanı (Tilda Swinton), müzik tutkunu 3 ufaklık ve bir sürü küçük izci... Anderson filmde masumiyeti, aşkı ve sürüden ayrılan bireyleri bir kez daha kutsuyor. Filmin başında bize radyodan dinlettiği açıklamalı klasik müzik eseriyle hayat ile senfoni arasındaki paralelliğe de dikkatimizi çekiyor: Hayat, bireylerin (enstrümanların) hem tek tek hem de yan yana var olabilecekleri uyumlu bir senfoni olmalı, demeye getiriyor... Anderson, 1965’te tenha, ıssız bir New England adasında geçen filmi, Super 16 kamerayla çekip, sonra da 1.85:1 formatında, 35 mm filme basmış. Bu işlemin sonucunda eski, renkli fotoğraflar gibi hafif grenli, soluk, pastel renkler elde etmiş. Sonbaharda, yağmur sıkıntısı içinde geçen filmdeki kasveti bütün Anderson filmlerinde olduğu gibi keskin bir ironi duygusu dağıtıyor. Kahkahalar atmıyorsunuz belki ama gülümsemeler yüzünüzden hiç eksik olmuyor. Damakta hüzünlü bir tat bırakan ama seyircinin kendini iyi hissetmesini de sağlayan “Moonrise Kingdom”, bence “The Royal Tenenbaums”tan sonra Anderson’un en iyi filmi. Kaçırmayın...

        Diğer Yazılar