Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        31 AĞUSTOS FİLMLERİ

        Yüzünde sıyrıklar olabilen, kim olduğunu hatırlamayan ve bulduğu her kızla yatağa giremeyen ‘anti-ajan’ prototipi ‘Bourne’, ilk üç filmin ardından yeni bir dönüşüme açılıyor burada. “Bourne’un Mirası”, serinin her halkasında yükselen ‘içimizdeki tehdit’ odaklı ‘derin Amerika’ duygusunu burada bütün berraklığıyla karşımıza çıkarıyor. Bunun üzerine ‘kimlik bunalımı’ ve ‘doğal aksiyon’ bindirmesi yapmakta sıkıntı çekmezken, külliyatımıza ‘beyaz Amerikalı’ seri üretim Bourne’ların bir başkasını daha ekleyerek yepyeni bir açılışa imza atıyor. Elbette bunların hepsi ‘Bond’un artık yaşlanan bedenini, ‘dinamik’ bir vücutta ve ‘düşünen’ bir beyinde canlandırmak için... ‘Jason Bourne’ da belli ki mirasının peşinde daha çok seneler koşacak.

        “Vahşetin Çocukları”nın (“The Boys from Brazil”, 1978) klonlama operasyonuna benzer bir ‘ajan yaratımı planlaması’nın aralanmasıyla bırakmıştık beş yıl önce ‘Bourne’u. Robert Ludlum’un üç ciltli ‘ajan romanı’ (spy fiction novel) “Son Ültimatom”da (“The Bourne Ultimatum”, 2007) muhalifliğini de, stilini de, hikaye yapısını da, temposunu da zirveye çıkararak ‘nokta’yı koymuştu. Burada da o filmin sonundaki ‘denizaltından alt açıyla çekilen gizemli beden görüntüsü’ ile açılış yapılıyor aslında. Yani yönetmen ve başrol oyuncusu değişmesine karşın keskin bir dönüşten ziyade sürecin devamını izliyoruz.

        Adeta “Evrenin Askerleri” Derin Amerika sırtlarında canlanmış gibi

        Ancak esas önemli olan Treadstone Projesi’nin Blackbriar Operasyonu olarak yeniden şekillenmesinin içyüzünü aralamak. Bu bağlamda da yeni bir Bourne, Aaron Cross adıyla ‘yeniden doğuyor’ burada. Doğuş sahnesinin ‘bitiştirici açılış’ın ardından gelen ‘gerçek giriş’in arkasından karlar arasında yalnızlık ve yabancılaşma ile gerçekleşmesi ‘hafızasızlık’ ve ‘kimliksizlik’ sorunsalının üzerine gidilmesini sağlıyor. Böylece de belleksel deformasyon üzerine şekillenen bir ‘ajan projesi’nin izinden ilerliyoruz.

        “Bourne'un Mirası” (“The Bourne Legacy”, 2012), ‘altı veya dokuz ajan yarattık’ tümcesinin ‘serbest uyarlama’ vurgusuyla “Kartal Göz” (“Eagle Eye”, 2008) ve “Hanna”nın (2011) teknolojik-gerilim düşüncesinin üzerine giden siyasi düzen eleştirisi yükleniyor. İnsan ahlakına, insan ruhuna, ari ırkın en ufak teline önem vermeyen bir cüretin, bir hükümetin ya da CIA teşkilatının içinde ‘makineleşme’ye yönelmesi mercek altına alınıyor. George Orwell’in 1984 teorisine kadar gidiliyor. “Evrenin Askerleri”nin (“Universal Soldier”, 1992), belleksel, varoluşçu ve daha gerçekçi versiyonu karşımıza çıkıyor. Oradaki ‘teknolojik aksiyon’la gelen ‘sığ’lık burada ‘teknolojik gerilim’ bedeninde metinsel yüklemeye tabi tutuluyor.

        Bond’da göz boyamak için kullanılan teknoloji, Bourne’da içerideki tehdite dönüşüyor

        Uzun lafın kısası bizim Bond kaynaklı ajan filmlerinden alışık olduğumuz, bütün karizması, yakışıklılığı ve alaycılığıyla ‘teknolojik olarak üst düzey makineleri-araçları’ kullanan ana karakterin ‘süper kahramanlaştırılması’dır. Burada ise bu teknolojik ilgi çekicilik bir anlamda ‘içeri’ye yerleştiriliyor, kimlik bunalımı ve yaratılmış katiller odaklı ‘şiddet ve ölüm kaynaktan yükseliyor’ deyişine uzanan bir yapı izliyoruz. ‘Ürün yerleştirme’ ile gelen reklam algısı da ortadan kalkıyor böylece.

        Büyük oranda Tony Gilroy’un baştan beri bir türlü senaryosundan uzaklaşmadığı ‘Bourne’ serisiyle yapmak istediği açığa çıkıyor. O kıyafetini çıkarmadan, istifini bozmadan herkesi dövebilen, solaryumdan geçmiş ten rengisiyle kadınları etkisi altına alan ve bir anlamda da ‘ırkçı’ bir düşman ile savaşan Bond karakterini eline alıyor. Onu gerçekçi, sade ve insansı bir varlığa dönüştürüp dramatik yapının felsefe ve siyaset dozajını yükseltiyor. Kimliksel sorunları da bir anlamda robotlaştırma sürecinin başlangıcında daha farklı bir boyuta transfer ediyor.

        Verilen görevi uygulamak değil bellekte yatanları çözümlemek ana mesele

        Seri üretim süper ajanların üretiminden de bir anlamda CIA teşkilatını ve hükümeti dolaylı yoldan suçlayıp ‘derin Amerika’ meselelerine giriyor. İçeride olup bitenin, gizli saklı meselelerin başkan ve hükümet farketmeden insan canına kıydığı gözler önüne seriliyor. Katil yaratma ve şiddet aşılama düşüncesi açığa çıkıyor. Jeremy Renner’ın bu konuda Damon ile uyumunda ‘beyaz Amerikalı’ prototipini doldurması da mükemmeli arayışı anlatıyor aslında. Bildiğimiz İngiliz Bond’un ihtişamlı, takım elbiseyle dolaşan hali daha genç yaşa, garip bakışlara ve fit kıyafetlere transfer ediliyor. Zira Bond’un daha ‘macera’ tabanlı aksiyon süreci burada yok.

        Aksine ‘Bourne’ serisinde ‘casusluk gerilimi’ geleneğinin 60’lardan itibaren Soğuk Savaş döneminin orta yerinden fışkıran o siyasi alanın konseptsel dönüşümü var. Hikaye yapısı, klasik ajan aksiyonundan bu konuda ayrılıyor. Verilen görev bir kenara bırakılıp büyük oranda içeriden kaçış, oradan yükselen tehdit ve bunların aşamaları devreye giriyor. Kovalanan kötü, sistemin başındakiler olarak değişirken, Bourne da verilen işleri yerine getirirken bir sonuç almaktan ziyade ‘bellek’indekileri çözümlemeyi hedefliyor. Ya da daha düz bir tanımla anlatmak gerekirse: Düzene dair soru işaretleriyle boğuşuyor.

        Cinema-vérité’nin ajan filmindeki konumu

        Bu durumun arkasından yükselen ise ‘cinema-verité’ geleneği. Yani Paul Greengrass’ın stüdyolara derince soktuğu, ama bizim sallanan el kamerası eşliğinde ‘gözlemci’ ile ‘aktif’ sıfatlarıyla ve doğal renklerle bildiğimiz, ‘gerçeklik’i geri getirmek için kurmacada da kullanılan bir belgesel akımı. Bu işlevinin ardından bazı yönetmenlerin ‘kurmaca’ işlerine de sıçrayan bu gelenek, burada büyük oranda canlanıp paralel kurgu ile kendine bir tempo hazırlıyor. Karakterin yalnızlığına denk gelince biraz daha orta ölçekli lensler devreye girerken, genelde teleobjektiflerle kurulu bir yapı izliyoruz. Haber alma derdinde gibi gözüken aktif ve gözlemci kamera asla Bourne’un peşini bırakmıyor.

        Açılış ve kapanış sekanslarının soru işareti bırakıp ‘sürgün’ ve ‘kaçış’ kıstasını doldurması serinin ruhuna uygun bir şekilde cereyan ediyor. Bunun üzerine Rachel Weisz’ın kimyasal bir katil yaratma konusunda ‘hap’ı da devreye sokması belki de bu tehlikeyi gözler önüne seren bir açılımı karşımıza çıkarıyor. Böylece yeni nesil ‘ırk’lardaki uyuşturucu sorununa dikkat çekiliyor ve o da ‘bir parça’ olarak konumlanıyor. Yasal olmayan yoldan insan genetiğiyle oynayarak bir şeyler yaratmak elbette evrim teorisine ters bir duruşu beraberinde getiriyor.

        Bu filmdeki ‘düzen eleştirisi’nin daha sertleri yapıldı

        Burada da belli ilk filme gönderme sekanslar olsa da genelde seriyi devam ettiren ve sürecin bambaşka ‘Bourne’larla aralanacağını anlatan bir duruş var. Robert Elswit’in beyaz rengi daha bir öne çıkaran dokusu da büyük oranda ‘doğal renkler’i tamamen devre dışı bırakıp yalnızlığa ve belleksel deformasyona ruh katıyor.

        “Bourne’un Mirası”, kimlik bunalımı, genetik teknolojisi, düzen ve ajanlık kıstası üzerine ‘derin Amerika’ deyimiyle anlam kazanan bir inceleme sunuyor. Elbette yeniliklerini sadece süreci yineleme ve yol açma konusunda yapıyor. Yoksa buradaki toplu üretimin, totaliter rejime teslim olarak devreye giren insan kıyımının “Vahşetin Çocukları” ve “Hanna” gibi daha keskin temsilleri var. Ama ‘Bourne’ etiketi de zaten biraz o ruha uygun ‘ajan aksiyonu’ formülü yaratmasıyla değerli...

        FİLMİN NOTU: 6

        Künye:

        Bourne'un Mirası (The Bourne Legacy)

        Yönetmen: Tony Gilroy

        Oyuncular: Jeremy Renner, Rachel Weisz, Edward Norton, David Strathairn, Stacy Keach, Donna Murphy

        Süre: 135 dk.

        Yapım Yılı: 2012

        SEMPATİK BİR WOODY ALLEN GÜZELLEMESİ

        Woody Allen hayranı bir eczacının gerçek aşkı bulma öyküsü dersek, herhalde yanlış yapmış olmayız. “Paris-Manhattan”, ismindeki iki entelektüel bölge arasındaki bağlara bu karakterin naifliği üzerinden yaklaşırken ‘diyalog komedisi’ ve ‘romantik-komedi’ dokunuşlarıyla yoğruluyor. Buradan eğlenceli bir saygı duruşu filmi çıkarırken ise Allen’ın görsel yaklaşımını neredeyse birebir oturtuyor.

        ‘W.A.’ baş harflerinden ya da ‘Woody Allen’ isminden ‘kendini iyi hisset filmi’ çıkarmak çok zor bir şey değil. Zira Allen’ın ‘komedi’ye yatkınlığı, dramatik duyarlılığının yanında daha baskındır. Bu sebeple de bu yoldan ‘seyirlik’ bir malzeme elde edebilirsiniz. Sophie Lellouche da belli ki onun özelliklerini eline alıp bir kadın hikayesinin orta yerine yerleştirmek istemiş.

        Woody Allen hayranlığını bir saygı duruşu filmine çeviriyor

        Büyük oranda bu karakterin, Alice Taglioni’nin Alice tiplemesinin gözünden hayat, ilişkiler, felsefe, sinema ve aileye ‘naif’ bakış atan bir eser çıkarmış. Groucho Marx’ın geleneğine yakın seyreden Allen’ın bu özelliğinin önceden söylenip İsveçli yönetmenlerin, yani büyük oranda Ingmar Bergman’ın dramatik özelliklerini harmanladığı da es geçilmemiş. Bunlardan birincisi ise filmin ruhuna gerçek anlamda sinmiş.

        “Paris-Manhattan”, hedefini önceden açık ederek ‘Paris’ ile ‘Manhattan’ arasındaki ince çizgiden evinin duvarında asılı siyah-beyaz Woody Allen resminden bir yerlere açılmayı seçmiş. Orada ‘dış ses’ ile yönetmenin bir destek vermesi ve ‘anlık felsefe’ aşılaması filmin adeta ‘atardamarı’na dönüşmüş. Yönetmen Lellouche da ‘diyalog komedisi’ yetkini bir eserle oyunculukları ve replikleri öne çıkarırken, 1.85:1’de ışığı fazla içeri geçirmeden natüralist evrenini ayakta tutmuş. Belli yerlerde şaryo kaydırmasına müteakip bir uyum kesmesini devreye sokup bunun izinde de ‘canlanma’ yaratıp ‘tempo’yu yükseltmiş.

        Maç Sayısı” ve “Seks Hakkında Sormak İstediğiniz Her Şey” ana odak noktası

        Bu durum filmin şirin görünümüne yararken “Seks Hakkında Sormak İstediğiniz Her Şey” (“Everything You Always Wanted to Know About Sex * But Were Afraid to Ask”, 1972) “Maç Sayısı”na (“Match Point”, 2005), “Hannah ve Kardeşleri”nden (“Hannah and Her Sisters”, 1986) “Manhattan”a (1979) uzanan Woody Allen göndermeleri de bir duruşu ortaya çıkarmış. “Annie Hall” (1977) ve “Muz Cumhuriyeti” (“Bananas”, 1971) gibi yönetmenin bana kalırsa belli dönemlerini başlatan eserlerinin adlarının geçmemesi ise ilginç değil, ‘tercih meselesi’ diyelim.

        Ancak Alice’in Patrick Bruel’in canlandırdığı erkek karakterle romantik ilişkisinin bir tabana oturmayıp inandırıcılık aşılayamaması, bunun yanında ailevi kaos ortamındaki ‘takip komedisi’nin de tutmaması bizi sadece yönetmenle ilgili bölümlere yönlendiriyor. Bu da “Paris-Manhattan”ı, sadece ve sadece saygı duruşu filmi olduğunu açığa çıkarıp bu konudaki zekası ve ‘kendini iyi hisset’ tonuyla anılır kılıyor.

        Filmin çabuk unutulup Lellouche’un yolunu kesmesi de muhtemel. Çünkü karşımızda çok yaratıcı bir fikir yok, aksine bir anda akla gelmiş ‘kişisel bir güzelleme’ var diyebiliriz. Eğer bu eser, bir yaratıcının filmografisinin üçüncü veya dördüncü halkası olsa daha fazla saygıyı hak ederdi. Ancak bu durum büyük oranda 77 dakikaya bile uzanırken ‘dramatik çatı’ konusunda sıkıntıların açığa çıkmasını sağlıyor.

        FİLMİN NOTU: 5.3

        Künye:

        Paris-Manhattan

        Yönetmen: Sophie Lellouche

        Oyuncular: Alice Taglioni, Patrick Bruel, Marine Delterme, Yannick Soulier, Woody Allen

        Süre: 77 Dk.

        Yapım Yılı: 2012

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        205: Korku Odası (205 - Zimmer der Angst): 3

        360: 4

        Barbara: 7

        Baskın (Serbian Maut / The Raid): 4

        Bir Mafya Hikayesi (Les Lyonnais): 4.5

        Bu Gece Benimsin (You Instead): 5.5

        Buz Devri: Kıtalar Ayrılıyor (Ice Age: Continental Drift): 3.5

        Cehennem Melekleri 2 (The Expendables 2): 4

        Cinnet Gecesi (The Incident): 2.4

        Cosmopolis: 7

        D@bbe: Bir Cin Vakası: 3.5

        Esaret (À Moi Seule / Coming Home): 5.3

        Eva: 4

        Gökyüzünde Bir Ayna (Katmandú, Un Espejo En El Cielo / Kathmandu Lullaby): 3.5

        İnanılmaz Örümcek Adam (The Amazing Spider-Man): 4.5

        İsyan (Lockout): 3.5

        Kabus (Fairytale): 3.9

        Kara Şövalye Yükseliyor (The Dark Knight Rises): 6.2

        Kayıp (Gone): 2.5

        Kıyamet Kitabı (Doomsday Book): 5.3

        Lal Gece: 3.5

        Lanetli Ruh (Emergo): 5.5

        Miss Bala: 6.8

        Ne Adam Ama (What a Man): 5

        Olmak İstediğim Yer (This Must be The Place): 6.5

        Ölüm Uykusu (Mientras Duermes / Sleep Tight): 4.2

        Özgür Adamlar (Les Hommes Libres / Free Men): 4

        Polis (Polisse): 7.5

        Sahte Gelin (The Decoy Bride): 2.2

        Savaşın Çiçekleri (The Flowers of War): 3.5

        Tepedeki Ev (Kokuriko-zaka Kara / From Up on Poppy Hill): 5

        Tımarhane (Graystone Park): 2.5

        Tinker Bell: Gizemli Kanatlar (Secret of the Wings): 3.5

        Uyarısız Şiddet: ATM (ATM): 4

        Vahşiler (Savages): 5.5

        Vampir Avcısı: Abraham Lincoln (Abraham Lincoln: Vampire Hunter): 4.5

        Yasak Aşk (En Kongelig Affære): 3.5

        Yaşam Savaşı (La Guerre est Déclarée): 6.3

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        keremakca@haberturk.com

        Diğer Yazılar