Çinliler birbirine benzemez!
Attila İlhan’ın bir kitabına da isim olan “Zenciler birbirine benzemez” lafının doğru olduğunu, geçen hafta içinde Van’da görev yapan bir mektep arkadaşımın çalıştığı iş yerinde ziyaretim sırasında bana anlattığı hikayeyi dinleyinceye kadar bilmiyordum.
Ona da bir arkadaşı anlatmış.
Bir grup bürokrat resmi bir gezi için Türkiye’den Çin’e gitmiş. Çinli heyet karşılamış onları, görüşmeler yapmışlar, akşam da bir lokantada yemek eşliğinde sohbet ederlerken heyetten bir Çinli, karşılarında oturan bizim heyettekilerin uzun uzun yüzlerini inceledikten sonra yanında oturan ve bize bu hikayeyi getiren adama demiş ki:
“Hayret, uzun bir süreden beri size bakıyorum, hepiniz ne kadar çok birbirinize benziyorsunuz, oysa biz öyle değiliz, biz Çinliler hiçbirimiz birbirimize benzemiyoruz.”
İtiraf edeyim, o ana kadar bunun böyle olabileceği hiç aklıma gelmemişti, bir yaşıma daha girdim.
*
O andan itibaren bu mesele üzerine uzun uzun düşünmeye başladım. Biraz daha düşünmenin beni “ırkçılığa” sürükleyebileceğinden korkarak, en iyisi bu konuda biraz bilgilenmek dedim ve birtakım makaleler okudum.
Meğer Çinliler birbirine benzemiyor, biz onları öyle algılıyormuşuz. Meğer biz birbirimize benzemiyormuşuz, Çinliler bunun böyle olduğunu algılıyorlarmış.
Sebepleri bir hayli uzun ama şunu söylemek mümkün:
Bize benzeyenlerin içinde geliriz dünyaya. Küçük yaşlarımızdan itibaren misal hiçbir Çinliyle karşılaşmadığımız için de beyinlerimiz onların yüzündeki farklılıkları algılayacak şekilde gelişmiyor, aynı durum onlar için de geçerli; insan beyni için kendisine benzeyenler ve benzemeyenler vardır, gerisi ayrıntı…
*
Bu meseleyi fikir alanına taşıyıp, birbirine benzeyen ve birbirine hiç benzemeyen fikirler var mıdır sorusunun ardına düşmek ne kadar akıl kârıdır bilmiyorum ama insanları birbirinden ayıran “algıysa” eğer; aynı “algı” fikirleri neden birbirinden ayırmış olmasın?
Bu durumda zararlı bulduğumuz, yok edilmesi gereken bir şey olarak gördüğümüz, hayat hakkı tanımadığımız her fikir “algımızın” neticesinde “zararlıysa”, belki de o fikir pek de sandığımız, düşündüğümüz kadar zararlı değildir. Biz sadece o fikrin öyle olduğunu algılıyoruz o kadar. Belki de boşuna düşmanlık besliyoruz birbirimize.
*
Aklımda bu "deli fikirler", Ankara’da girdim bir kitapçıya. Hemen girişte, “yeni çıkan” kitaplar içinde ilk gözüme çarpan İhsan Oktay Anar’ın uzun bir süreden beri birçok sadık okuruyla birlikte benim de beklediğim yeni romanı “TİAMAT” çıktı karşıma. Sağını solunu kurcalamadım, arka kapak yazısını okumadım, bir sevdiğimden bir hediye almanın heyecanıyla aldım elime. Yanında Attila İlhan’ın “Kardeşime Mektuplar”ı duruyordu. Birkaç gün önce, Hasan Bülent Kahraman’ın bu kitapla ilgili uzun, çok uzun yazısını okumuştum K24 sitesinde; kitap hakkında bir hayli malumatım vardı, onu da koydum Anar’ın romanının yanına, ikisinin de parasını ödedim, çıktım kitapçıdan.
(Hasan Bülent Kahraman’ın yazısını okurken aklıma geldi. Ben Güneş Gazetesi’de 1987 yılında gazeteciliğe başladığımda Attila İlhan Güneş’te yazıyordu. Uzun bir süre yazdı. Sonra gazete batmaya yüz tuttu, biz de ısrarla onu yaşatmaya çalışıyorduk, iyi yazar arıyorduk, bir gün Attila İlhan bana “Ankara’da Hasan Bülent Kahraman diye bir delikanlı var, mutlaka ona yazdırın” dedi, sanırım Hasan Bülent onun tavsiyesiyle gazetede yazmaya başladı, Hasan Bey bunu biliyor mu bilmiyorum, Kaptan’la tek anım budur.)
*
Bir kahveye oturdum. Sade bir kahve söyledim. Önce İhsan Oktay Anar’ın romanının karıştırmaya başladım. Kitap çıkmadan önce Habertürk’te uzun bir süreden beri edebi meselelere pek dalmasa da ciddi, bilgili, işin ehli ender edebiyat eleştirmenlerinden birisi olan Kürşad Oğuz’un romana dair uzun yazısını okumuştum. Bir kere yazının başlığı şahaneydi; “İhsan Dayı’dan sonra Hulusi Amca’nın kitabı”… Daha yazının girişinde şu satırlar:
“İhsan Oktay Anar, AMAT’tan 17 yıl sonra, su üstündeki savaşı su altına taşıdı. ‘Artık bir Türkçe edebiyat var, bir de İhsanca’ diyeceğim ama ona, edebiyatına yapılacak her övgü kifayetsiz kalır artık. Yine de şunu söyleyeyim: İki kere okumanız gereken bir kitap TİAMAT. Birincisi anlamak, ikincisi tat almak için.”
Edebiyata dair her sözüne güvendiğim iyi bir eleştirmenin kitaba dair bu sözleri beni, kitabı bir an önce okumak için biraz daha kışkırttı.
“Soğuk ve karanlık dipler boş ve anlamsızdı.” Roman bu cümleyle açılıyor. Sanırım edebiyat tarihine geçecek “kallavi” bir giriş cümlesi daha yazıldı büyülü boşlukta asılı duran roman levhasına daha önce yazılmış bir yığın benzer muhteşem giriş cümlelerinin yanına.
*
Ama ben Ankara’dan İstanbul’a uçarken, yolda Attila İlhan’ın mektuplarını okuyacağım. Koltuğa oturdum, açtım kitabı.
Hasan Bülent Kahraman da yazısında Attila İlhan’ın Kaynak Yayınları arasında çıkan kardeşine yazdığı mektupların toplandığı kitabın özensizliğinden bahseder ama özensizliğn bu kadarına pes! Uçakta kitabı açıp okumaya başlayınca gördüm, aldığım nüshanın birçok sayfası boş, alırken bakmamışım, boş sayfaları olan kitabı kimse tezgaha çıkarmaz nasılsa diyerek, neyse ben de payıma düşenlerle yetineceğim. İstanbul’a vardığımda kitap bitmişti.
Çok şey öğrendim; mesela Kaptan’ın “İstanbul Ağrısı” şiirinde;
“ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
kaç kere yazdım kim bilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 Eylülünde birader mırç ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık”
diyerek beraber “İstanbul’a taptıkları” “Birader Mırç’ın” yakın arkadaşı Cahit Güçbilmez olduğunu öğrendim mesela, bilmiyordum. Birader Mırç bahsi başka kitaplarında da geçer. Hasan Bülent Kahraman da yazısında ondan bahseder. Meğer hukuk fakültesinde okurken dost olduğu Mırç, yani Cahit Güçbilmez “milli emniyetin” adamıymış. Günün birinde bir sahafta Hasan Bülent Kahraman Attilla İlhan’ın “Zenciler Birbirine Benzemez” romanının ilk baskısını görür, kapağını açar, Kaptan’ın kitabı “Birader Mırç’a” imzaladığını görür, kitabı alır, onu şaire gösterir, gerisini şöyle anlatır:
“Konuyu deşince ve ne zamandır görüşmediğini sorunca, hakkında MİT lafları çıktıktan sonra ilişkisini kestiğini belirterek, bir kez karı koca İzmir’e geldiklerini, onu aradıklarını, görüşmek istediklerini ama ‘kaçındığını’ belirtti ve ‘kabul edilecek şey değil ama, yaşadığımız hayatın sertliği kimilerini delirtti, kimilerini bu olmadık işlere savurdu’ dedi.”
*
Solcuların arasında “MİT ajanı” suçlaması en yaygın suçlamaydı. Hatta bir gelenekti. Mesela bir operasyon olur, biri sıyırırsa tesadüfen o operasyondan o mutlaka ajandır! Attila İlhan da bu “ajanlık” suçlamasından payını aldı.
Attila İlhan Paris’te Nazım Hikmet’in hapishaneden kurtulması için en aktif çalışan şairlerden birisiydi. İkinci Paris seyahatine çıkmadan önce Kemal Tahir’le görüşür. Kemal Tahir ona “sen git Nazım da gelecek” demiş meğer. Ağustos 1951’de Paris’e gidişini mektup yazdığı kardeşi hariç ailesinden bile sır gibi saklar. Paris’te Nazım Hikmet’i bekler ama gelmez, o sırada anlar ki “şair esirdir.”
1951 yılının Ekim ayında, yani Attila İlhan Paris’e gittikten bir iki ay sonra tarihe “51 komünist tevkifatı" olarak geçen tutuklamalar başlar. Enver Gökçe, Mübeccel Kıray, Arif Damar, Ruhi Su, İlhan Başgöz, Orhan Suda, Halim Spatar, Behice Boran, Şükran Kurdakul, Nejat Özön, Vedat Türkali, Ahmet Arif, Arslan Kaynardağ, Kemal Bekir, Muzaffer Arabul, Selçuk Uraz, Sadun Aren gibi şahsiyetler tutuklanır.
Hasan Bülent Kahraman yazısında Attila İlhan’la ilgili şu bilgiyi verir:
“Attilâ İlhan’ın yurtdışına çıkışı bu hadiseyle de irtibatlandırılır ve buradan hareketle İlhan hakkında bir ‘tezvirat’ geliştirilir. Belli çevrelere göre yaygın tutuklamaların yapıldığı bir sırada ve sol cenahtan kimseye verilmezken İlhan’ın pasaportla dışarı çıkması şaşırtıcıdır. Babasının devlet yöneticisi olması bu iddiayı öne sürenlerin başlıca dayanağıdır. Onlar, sol çevrelerle irtibatlı, aktif İlhan’ın yasal olarak yurtdışına çıkışını, hakkında doğrudan yazılarıyla ilgili dava açılmamasını, davaya sadece tanık olarak dahil edilmesini bu yaklaşımla izah eder.”
Attila İlhan’ın “milli emniyetin adamı” olduğu savına Kemal Tahir de inanır. Hatta o derece inanır ki, en yakın arkadaşı Cemil Meriç’le ölünceye kadar küs kalma pahasına.
Hadiseyi Ümit Meriç'in “Babam Cemil Meriç” kitabından özetleyeyim:
Kemal Tahir hastalanır, Meriç’ler ailecek hasta ziyaretine giderler. Kemal Tahir ciğerlerinden ameliyat olmuş, sesi kısılmış, boğuk boğuk konuşuyor. Refik Erduran ve başkaları da var evde o sırada.
Söz döner dolaşır Attila İlhan’a gelir, Ümit Meriç o sırada “Bıçağın Ucu” romanını okumuştur. Cemil Meriç de romancıyı över. Kemal Tahir önce dinler sonra çok öfkelenir o hasta haliyle, “Attila polistir, sen bunu bilmiyor musun?” diye Cemil Meriç’i azarlar.
Bunun üzerine Cemil Meriç, “Sen yazarken kılı kırk yarıyorsun, konuşurken de ben senin söylediğin her şeyi doğru kabul ediyorum, Attila hakkında böyle bir şey söylemeye nasıl dilin varıyor,” der.
Kemal Tahir’in cevabı daha da sert olur:
“Meşrebi sağlam olmayan insan; ruj sürüp sigara içer.”
Cemil Meriç daha fazla dayanamaz:
“Peki Kemal’cim, biz kalkalım,” der.
Ortalık buza keser, Semiha Hanım aileyi uğurlar.
Hadiseyi Cevat Özkaya’ya anlatan Cemil Meriç sözü şöyle bağlar:
“Dışarı çıktığımızda dizlerim titriyordu. Üzüldüğüm nokta şu ki Kemal kısa bir süre sonra vefat etti ve onunla her zaman olduğu gibi birbirimizi kucaklayamadan ayrıldık.”
*
Uçak İstanbul’a indiğinde kitabı bitirmiştim.
Havaalanından şehre giderken telefonumda köşe yazılarına baktım. Hemen hemen herkes Tarkan’ın “Geççek” şarkısından bahsediyor, bu “büyük eserin” künhüne varmaya çalışıyordu. İşin tuhafı, Tarkan ilk çıktığından beri ona “kıl” olan bir yığın kerli ferli muhalif yazar şimdi neredeyse onu bir Che Guevara, şarkısını da "devrim marşı" mertebesine ulaştırıyordu; ilk çıktığından beri onu hiç dinlememiş ama muhtemelen tıpkı diğerleri gibi ona “kıl” olan bir yığın kerli ferli iktidar yanlısı yazar ise onu Pensilvanya semalarına ışınlamakla uğraşıyordu.
Bütün bu saçma sapan yazıları, tartışmaları okuyup duyduktan sonra dedim ki kendime, “elbette geçecek, kendi varoluşunu anlamlandırmak için zaman denilen şeyi icat eden her akıllı insan biliyor, bugün geçer, yarın gelir, her geçen gün ömrümüzden bir gün alır. Ömrünü tüketen bütün insanlar ‘bu da geçer’ diyerek ömrünü tüketmiş, geçince olan tek şey tükenen ömrümüze olmuş.”
Neyse, ben eksik kalayım bu “derde deva, batna cila” tartışmadan dedim kendime ama tarihçi geçinen bir hanfendinin “Tarkan’ın Dersim’in damadı olduğunu hatırlatayım” şeklindeki beyanatını görünce, birkaç yazısında pek de iyi bahsetmediği Tarkan’ın Türkiye’de ilk defa “Komünizmle Mücadele Derneğini” kuran dedesinin kardeşi geldi aklıma, ama hemen kızdım kendime, hiç kime ne akrabaları ne doğduğu şehir ne de kız aldığı muhitle tartılmaz ama neylersin işte memleketin tarihçisi bu hale gelmişse, biz sıradan insanların vay haline!
Sahiden bu nasıl absürt bir memleket? Bir yandan İhsan Oktay Anar gibi yazarlar var bu memlekette, “TİAMAT” gibi romanlar yayınlanıyor, bir yandan da “bir şehrin damadı olmayı” matah sanan tarihçiler geziniyor ortalıkta.
Kesinlikle Çinlilere katılmıyorum; biz hiç benzemiyoruz birbirimize! Ya da kendi namıma, ben o tarihçi hanfendiye hiç benzemiyorum!
*
Akşam yatmadan önce Attila İlhan’ın “Zenciler Birbirine Benzemez” romanı açtım. Kopuk kopuk rüyalar gerçekle karışmıştı romanda. Romanın kahramanı Mehmet Ali sıkılır, her şeyini işini, sevgilisini, anılarını arkada bırakıp Paris yollarına düşer.
Romanın bir yerinde Attila İlhan der ki:
“Korkuyor muyuz? Daha da neler?! Korkmuyoruz. Rahat da değiliz. Hayatımız bir eşikte. Bu eşiği aşacağız, ya da aşamayacağız. Aştık diyelim, bir meçhuller cümbüşü çevremizi kuşatacak. Var mıyız, yok muyuz, belli olmayacak. Sadece, ardı ardına, büyük çelişmeler. Bu çelişmelerin getireceği, büyük kalp ağrıları. Ya aşmazsak?! Ya aşamazsak? Daha mı iyi, daha mı kötü? Tereddütler bu defa. Adamın içini oyan sıkıntılar. Cesaretsiz aşklar. Aşksız çapkınlıklar.”
Türk aydının haleti ruhiyesi hep böyle be Kaptan. Tarkan’a ve “Geççek” şarkısını bel bağlamasın da ne yapsın?